L’ Age Des Tenebres – Age of Ignorence
Maalesef, Denys Arcand’ın bir üçlemenin son ayağı olarak çektiği, Türkçe çevirisiyle “Karanlığın Gölgesinde”, Kanada’nın adayı olarak “en iyi yabancı film” dalında Oscar kazanan Les Invasions Barbares (Barbarların İstilası) kadar başarılı ve zekice bir film değil. Ondaki göndermelerin, zekice diyalogların yarısını bile bu filmde göremiyoruz. Barbarların İstilası’ndaki derinliğin aksine bu filmdeki karakterlerin gelişiminden, politik göndermelerine her şey bir hayli yüzeysel. Önceki filmde gördüğümüz baba-oğul çatışması üzerinden yapılan “yaşlı, hasta sosyalizm” – “genç, dinamik kapitalizm” karşılaştırması gibi zekice yapılan eleştirilere sahip, daha sağlam temelli bir senaryoya imza atmış olabileceğini düşünmüş olduğumdan olacak Denys Arcand’ın bu yeni filminin bende biraz hayal kırıklığı yarattığını peşin peşin belirtmem lazım.
Filmimizin baş karakteri Jean Marc, hayatı boyunca herhangi bir konuda başarılı olmayı becerememiş, mutlu olamamış, gerek ev-aile hayatının gerekse çalıştığı işin sıkıcılığı ve monotonluğu içinde boğulmuş bir adam. Hayatta hiçbir amacı olmayan bu adam içinde bulunduğu sıkıcı gerçekten kaçmak için kendi hayal gücünü kullanmayı ve yarattığı fantezi dünyasında yaşamayı seçiyor. Fakat adamın hayatı o kadar sıkıcı ki fantezileri bile, bu kendi yarattığı dünyanın sınırları olmamasına rağmen, içinde bulunduğu gerçekler kadar monoton ve sıradan. Genel olarak Diane Kruger’ın karakterinin gözde olduğu 3-5 kadından oluşan bir cariyeler grubu ile birlikte olmaktan ibaret fantezileri. İçlerinden bir kadının seks yapmak için sürekli aynı replikleri kullanması bile karakterin ancak gerçeklerden bu kadar uzaklaşabilecek kapasitede bir hayal gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Şüphesiz ki bu monoton hayatlarımıza yapılan bir gönderme ama bir noktadan sonra bu fanteziler çok gereksiz ve hikayenin akışını engelleyici bir hale geliyor.
Film Jean Marc’ın sıkıcı hayatını gösterip bir yandan da banliyö yaşantısını eleştiren bir film değil. En azından amacı buysa pek akala çuvalladığını söylemek lazım. Şüphesiz arada yaptığı göndermeler, iletişimsizliğe dair güzel eleştiriler de mevcut. Ama American Beauty’de Kevin Spacey’nin canlandırdığı Lester Burnham karakteri gibi sıkıcı hayatından kurtulmak için radikal kararlar alan bir adamın yaşadıklarını da anlatmıyor. Biz daha çok Jean Marc’ın anlamsız hayatından bunu değiştirmek için kararlar almaya başladığı zamana kadarki süreci izliyoruz. Durum böyle olunca da uzun bir süre bir yandan sıkıcı hayatını görürken öte yandan basit fantezilerini seyrediyoruz. Derken film de bitiyor zaten. Ne adamın hayatında ne de fantezilerinde, güzel hanımlardan başka, kayda değer ilginç bir şey olmayınca film de pek keyifle izlenesi hale gelmiyor. Dediğim gibi bu elbetteki bir eleştiri ama seyirci açısından ortada ilgi çekici bir şey olduğunu söylemek zor.
Jean Marc rolündeki Marc Labrèche senaryonun el verdiği ölçüde elinden geleni yapmış olsa da, karakterin belki de yeteri kadar bize anlatılamamış olması yüzünden çok da beğendiğimi söyleyemem. Ki hayal dünyasının bile bize sunulmuş olduğunu düşünürsek bu konuda yetersiz kalması ortada önceki işi gibi zekice bir senaryo olmadığını gösteriyor. Filmin başrolü gibi lanse edilen Diane Kruger ise sadece Marc’ın hayallerinde var olduğu için yeteri kadar gözükmüyor; durum böyle olunca karakter hakkında bilgi sahibi olmak hayal oluyor. Haliyle de Diane Kruger konu mankeninden öteye gidemiyor film boyunca. Keza diğer kızlar için de güzel kıyafetler içinde ortalıkta dolanan modeller gibi durmaktan başka bir şey yaptıklarını söylemek zor.
“Karanlığın Gölgesinde”, İstanbul Film Festivali’nin hemen arkasından gösterime girdi girmesine ama bana kalırsa festival seyircisinin bile belli bir kısmına hitap edebilecek bir film olduğunu düşünürsek gösterimdeyken ne kadar dikkate alınır tartışılır. Kendi içinde hiç de fena bir film olmamasına rağmen “Le Déclin de L’empire Américain (The Decline of the American Empire)” ile başlayan bir üçlemenin son halkası olarak, hele ki Barbarların İstilası gibi bir ikinci filmin ardından geldiğini göz önüne alırsak pek de başarılı bir deneme değil. Yine de Denys Arcand’ın mizah anlayışını sevenlere rahatlıkla tavsiye edilebilir.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|