Southland Tales
Dört sene önce yazıp yönettiği Donnie Darko ile benim gibi birçok kişinin takdirini kazanmış, ilk filmi olmasına rağmen profesyonel bir iş çıkarmış olan Richard Kelly’nin ikinci filmi olan bu filmle ilgili aklımdaki düşünceleri yazıya dökecek olmam nasıl içimi parçalıyor anlatamam. O kadar özenli bir senaryoya imza attıktan sonra ve önümüze en klişe tanımla “usta işi” desem abartmış olmayacağım bir kıyamet öyküsü sunmuştu ki, yönetmenliğinden ziyade birçoğu uzun süre aklımdan çıkmayan diyaloglar sayesinde zekasına hayran olmuştum. Kabul etmek lazım Donnie Darko sindirilmesi zor bir filmdi. Ancak 4. Kez izleyişimden sonra hazmedebilmiştim karmaşık yapısını, en azından büyük ölçüde. Eğer o film için “saçmalık” tanımını kullandıysanız, koşarak kaçın, uzak durun bu filmden. Zaten ne işiniz var bu filmde, ikinci bir Richard Kelly faciası görmek istemiyorsanız.
Adamdaki zeka pırıltısını gördükten sonra büyük bir heyecanla ikinci eserini beklemeye başlamıştı tek filmle oluşan, benim de aralarında bulunduğum, R. Kelly hayran kitlesi. Sonunda beklenen haber geldi: dediler ki Richard Kelly film çekiyormuş, gene kıyamet kopacakmış. Eh filmin bahsettiği kıyamet öyküsü ufak çapta bir kıyamet yaratmadı desem yalan olur. Duyduk ki film, Cannes’da sanki hepsi sinema eleştirmenlerinden oluşuyormuş izlenimi uyandıran Fransız seyircisine sunulmuş. Hep duyardık yuhalanmış şu film falan diye de bu kalleşlik Richard Kelly’e yapılsın, “olacak iş değil” dedim. Ne olursa olsun bir filmi yuhalamak, sanata emeğe saygısızlıktır diye düşünüyorum. Yönetmen o kadar etkileniyor ki, bu tepkiler üzerine filmini yeniden kurgulama ihtiyacı hissediyor. Bir yönetmen için ne kadar üzücü bir durum olduğunu oturduğumuz yerden tahmin edemeyiz. Bu haberler geldiği zaman sağlam bir söylenmiştim Cannes seyircisine ama gel gör ki Southland Tales beni Cannes seyircisiyle aynı fikirde olmak zorunda bıraktı. Tabi bu demek değildir ki “hadi hemen yuhalayalım.”
Bir kere her şeyden önce, konuya hikayeye falan girmeden önce, filmde bir tür karmaşası olduğunu belirtmem lazım ki asıl problem de burada. Yönetmen filmi nereye oturtacağına pek karar verememiş gibi. Müzikal, komedi, dram, gerilim ve bilim-kurgu türlerini karıştırarak ortaya farklı bir iş çıkarmak istemiş (çıkmış da hani). Fakat bu işin altından başarıyla kalkmak bence usta yönetmenlerin, yıllarını vermiş adamların bile yapmakta zorlanacağı, altına girmeyeceği bir risk. Başarısız olma ihtimali çok yüksek, ki kendisi de ziyadesiyle bunu başarmış. İlk filmden aldığı gazla böyle bir projenin altına girmiş olması oldukça düşündürücü. Filmden ziyade türlü yemeğini andırıyor.
“Kıyamet Öyküleri”, 2003 yılında Teksas’ın yok olmasına neden olan nükleer patlamanın da içinde bulunduğu bir dizi görüntüyle açılıyor. “Bakın, dünya ne hale geldi” manasında bir önbilgi sunuyor bizlere. Kaynaklar tükenmiş, Amerikan hükümeti insanlarının her adımını izleyebildiği bir sistem geliştirmiş ve alternatif kaynak arayışı içinde okyanus dalgalarından enerji yaratabileceğini iddia eden bir grup –elbette ki kaçık- bilim adamı peydahlanıvermiş. Özetlersek, dünyanın kafayı yediği, kaosun giderek arttığı bir dönemde birkaç ana karakterin peşine takılarak Los Angeles merkezli post-apokaliptik bir hikaye izliyoruz. Aslında daha çok görüntüler gözlerimizin önünden geçip gidiyor dersek daha doğru olur. Zira, ne olup ne bitiyor, takip etmek oldukça güç.
Biraz David Lynch’e özenmiş Kelly; yalnızca karmaşıklığı, kurgusu ve rüyayı andıran görüntülerinden dolayı değil fazlasıyla kişisel bir şey yapmış olması açısından da benzer. Kelly, filmi kesinlikle kendi için yapmış. Bizim anlayıp anlamamız pek umurunda değil sanırım. Gayet gayri-ciddi, sınır tanımayan, uçmuş bir film karşımızda. Her tarafından absürdlük akıyor. Nispeten ciddi başlayan filmimiz bir yerden sonra koy veriyor kendini ve saçmalığın içinde kayboluyor. Anlatımından oyuncularına kadar her yanıyla garip bir film. O kadar kel alaka adamlar bir araya getirilmiş ki karşımıza çıkacak olan şeyin ciddi olmasını beklemek asıl saçmalık olurdu diye düşünüyorum. Ne istedikleri, ne yapmaya çalıştıkları, kimin tarafında oldukları belli olmayan veya anlaşılamayan bir sürü karakter var. Oyuncuların birçoğunun da bu durumu kotaracak derecede iyi oyuncular olmadıklarını göz önüne alırsak ortaya neresinden tutarsanız elinizde kalan bir eser çıkıyor. Bakın hele: Buffy’den sonra pek de dişe dokunur bir iş yapmamış Sarah Michelle Gellar, the Rock olarak tanıdığımız güreşçi Dwayne Johnson, şarkıcı Mandy Moore ve Justin Timberlake, ve ne demeye bu filmde yer aldığına anlam veremeyeceğim usta İngiliz oyuncu Miranda Richardson. Bu absürd kadroya ivme kazandırmış tek isimse kendisinden beklemediğim bir performans sergilemiş Seann William Scott. Bu senaryoya rağmen, elinden geleni yapmış diyeyim en azından. Belki biraz da bilinçli bir tercih bu oyuncu seçimleri. Popüler kültürle ilgili göndermelerini göz önüne alırsak bu popüler isimleri oynatarak kendiyle de dalga geçmiş Kelly bir anlamda.
Çok şey anlatmaya, çok fazla mesaj vermeye çalışan, karışık, saçma, ciddiyetsiz ve yorucu bir film Southland Tales. Donnie Darko’nun hatrı varsa en azından şans verilebilir ama bunun dışında kalan sinema seyircisi bu filmi neden izlesin derseniz tek bir neden bile sunamam. İlla izlemeyi düşünenlere tek bir önerim olabilir, anlamaya çalışmayın, kafa yormayın. Richard Kelly gibi yapın siz de koyverin gitsin.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|