Halet-i Ruhiye

Karlı bir ocak sabahı avaz avaz bağırarak gözlerimi açtım dünyaya, İstanbul'a... Bu şehre olan aşkım buradan geliyor belli ki, çünkü; ne sonradan gelenin sempatisine benziyor, ne uzaktan bakıp imreneninkine. Ömrü hayatımda hissettiğim en güçlü aşk bu şehre karşı hissettiğimdir, ötesinin lafı bile olmaz. Zaman zaman ihanet edip başka kucaklara atlamışlığım çoktur ama kürkçü dükkânına dönen tilki misali döndüğüm kollar hep İstanbul'un kollarıdır.

Bir gece Yedigöller'de Nazlı Göl kıyısında kamptaydık, herkes çadırlarında uyurken ben uyku tulumumu kapıp dolunayın altında dünyayı seyre daldım. Yanan ateşten mi, içtiğim şaraptan mı yoksa dolunaydan mı bilmem bambaşka bir alemdi gördüğüm, bambaşka bir dünya. Baykuş seslerinin etkisini de unutmamak gerek elbet. O gece içim daha bir sevgi doldu, Hayyam’ı düşündüm bir kez daha, Mevlâna’yı ve Şems-i Tebrizi’yi. Kelimeler birbirine karıştı, onlar ben oldular bense onlar. Günün ilk ışıklarıyla birlikte yüzüme vuran ayaz uyandırdı orman kokusuyla. Gece gördüklerim, yaşadıklarım rüya mıydı gerçek miydi halâ algılayabilmiş değilim ama tüm güzelliği bütünüyle hissedip bütünün en büyük parçası oldum. Bütüne yaklaştıkça gördüm ki; o gece doğdum ben, büyüyorum yavaşça, usulca.

Biraz uzunca bir Merhaba! oldu ama anlatmadan edemedim...

***

İçinde bulunduğumuz ay itibariyle birkaç güne kadar heryerin alabildiğine kırmızıya boyanacağı bir dönemdeyiz. “Aşkın rengi neden kırmızıdır? ”  sorusuna verilebilecek birçok cevap var elbet; yaşamsal kaynağı kanın rengi de kırmızıdır, kanı vücuda dağıtan kalbin rengi de. Buradan bağdaştıracak olursak mantıklı görünebilecek bir sonuç elde etmiş olabiliriz elbet ama benim vardığım en kabullenilebilir neden; kırmızının en uzun dalga boyuna sahip renk olması. Yani en rahat dikkat çeken, ilk anda fark edilen, enerji veren hatta iştah açan. Aşkın temsili özellikleri değil midir bu saydıklarım? Küçük bir ayrıntı; aşık olan birçok insan yemeden içmeden kesiliyor olabilir, ama bende tam tersi etkiyi yaratıyor.

Velhasıl kelam; hali hazırda böyle kırmızı bir aya girmişken, kırmızı bir merhaba demek, zamana en yakışır iki aşığın hikâyesini anlatmak istedim sizlere;

Aşk dediğin öyle dibinden hissettirmez kendi ruhunu insana…

Her daim burnunda tüter de dokunamazsın bir an olsun, seyre dalar, rüyalara bakarsın. Bir an için yaklasiyor gibi gelir de, durduğu yerden bir adım öteye gelmez. Bir an için el uzatır gibi gelir de, derininden, maviliğinden kurtulup uzanamaz kimseler… 

Oysa bir dokunsa, koklamaya kıyamayacaksın canım ellerini… Bir uzansa hele, yerle gök, gökle deniz birleşecek, serilecek sonsuz bir ışık, yıkacak tüm dehlizleri… Adım adım, fersah fersah inecek derine… Soluk soluk sen kokacak, soluk soluk ben olacak. Bir biz olup; bir sen olmanın tadını uçuracak damağına…  

Ben yıllarca uzandım sana!

İstanbul’un en güzel köşesinden, tüm heybetimle, tüm erkekliğimle, tüm gücümle uzandım ya, sen hep uzağımdaydın. Bir koşsam dokunacak gibiydim belki ama; hep bir adım uzağımdaydın. Gençtin, tazeydin, bahar dalı gibi kırılmaya müsaittin… Kokun geldi dalgalarla kucağıma, bir gün olsun seni bırakmadılar. Bir gün olsun sunmadılar gümüş tepside… İstanbul’un her bir köşesini, her güzel kadını, her fahişesini, her anasını, her genç kızını gördüm de ne oldu?! Kaymadı gönlüm bir gün olsun senden başkasına ve zaman usul bakışlarınla yetinmeyi öğretti bana…

Ben bu şehrin toprağından çıktım seneler öncesi, sen denizin engin suyundan geldin ve düştün düşlerime! Düşlerimden günlerime, günlerimden yine düşlerime…

Bir an olsun senden başkasını düşlediyse yüreğim, şuracıkta çakıl taşlarına dönüversin heybetli bedenim!

Bu beden ki kaya gibi soğuk elbet, bir aşkının ateşi yakar, dokunamaz kimse kalbime… Bilmezler bile nerede olduğunu; gelirler, giderler, severler ya… Bilmezler, sormazlar. Bir sen dokundun hırçın dalgaları aşıp yüreğime, uzaktan bir bakışın yetti, bir bakışın yetti eritmeye beni… Ne kadar uzaksan o kadar yasaktın zamanla öğrendim. Toprağımdan sökülüp gelmek istedim, gelemedim. Ne kadar uçmak istesem de göğüne, bir yerlerde takıldı yaşlı ayaklarım. Gelemedim… Kadınım, sevdiceğim, varmadı köklerim, gelemedim.

***

Doğduğumda seni gördü gözlerim. Karşımda bir adam ki cihanlar sultanı! Bir adam ki kibirli, soğuk. Belki bir gün seversin. Alıp kendine kadın etsen beni, çıkarsan suların içinden toprağına sürüsen, taşına sürünsem. Seneler devrildi, baharlar yazları, yazlar kışları devirdi de, sen bir adım gelmedin pek kıymetli yerinden. Hep korktum denizin dibinden uzanan ellerden. Yarı belime kadar maviye gömülmüşken biraz ısıtsın istedim toprağın yüreğimi, yüreğin bedenimi. Hep uzaktın, hep soğuk. Gelen giden martılardan haber sordum, bir bir anlattılar seni. Her birinden binlerce kez dinledim de yine doyamadım. Her gün sana uyandım ya, doyamadım. Sen ise, hep uzağımda, hep yanı başımdaydın.

***
Kıyılara inenlerden seni sordum; “Bir gonca gül ki kokusu burnuma gelir, tazecik, masumcuk. Söyleyin, tez anlatın nasıldır, sıcak mıdır yüreği, kadın mıdır hissettiğim kadar?” Bir daha bir daha sormalara bıkmadım da, anlatmaktan yoruldular. Gördüm ki tek rengin mavi değil, bin bir rengin bin bir tonu bezenmiş ipek saçlarına… Anlattım, güldüler bana… Can kuşumdun kanadında aşk olan, seyreylemekle yaşama sebebim olan…

Bir şekilde ulaşmalıydım sana; peki ya nasıl? Satırlar birikti, taştı taşacak yüreğimden… Bilirim bir taştım mı durmak bilmeyeceğim, tozu toprağı katıp enginlerine geleceğim. O zaman sen İstanbul, ben İstanbul…

Döktüm tek tek sararmış kağıtlara, sert ellerimle inci gibi dizdim yüreğine. Gülümseyişini düşündüm gecelerce; beni uykularımdan eden gülümseyişini… Bir de… Ne çok birikmiş yüreğim sana, ne çok dolmuş seninle… Ne çok istemişim ben kopup gelmeyi…

Ah gelememişim, ah bilememişim...

***

Bir dost eli uzandı sana uzanmayı düşlerken.

Hiç bakmadan bir bir kokladı sayfaları; aşk dedi, yıllanmış bekler. Kavuşturmak gerek bu biçare adamı, bu yalnız kadınına. Bir kucaklaşmanızı görmek belli ki bir ömre bedel olacak! Ben henüz otuzumda kadınımı bulamamışken, bir parça toprağı alıp bir parça denize atmam gerek. Uçacağım senin yerine enginlerine, dökeceğim dudaklarındaki aşkını; seneler senesi, bir gün bile usanmadan bekleyen kadınına…

Havalandın dostumun güçlü göğünden, birkaç kucak kala kadınına… Rüzgâr bu haylaz, bir oyun dedi, dur dedim. Dinletemedim… Kendimi bir an Üsküdar sahillerinde buluverdim, mektup şişede lâ’l misali, karıştı enginlere… Bileydim sularında ölürdüm! Cezayir’de buldu sonsuz uyku, can dostumun ilk arzusunu yerine getiremeden, bir eyvallah bile diyemeden. Bir arzuyu son arzu yapmaktan başka şey değildi benimkisi… Kanatlandım ya, beceremedim… Ağır geldi belli ki yüreğinin sözleri, yetiştiremedim…

***

Kadınım; halâ uzaktan uzağa bakarım, beklerim kollarıma düşeceğin günü…
Beklerim seni alnından öpüp; ömrüme düşüreceğim günü…

***

Sevgilim;  
Geldi gönlün; gelmez mi bana… Çelebi gitti gitmesine, ben kuşlardan haber alırım seni… Anlattılar yüreğini bir bir bana… Ah geçemiyorlar, uçamıyorlar sana…

Zamanla taşı toprağı yığsalar da aramıza, daima seveceğim. Lâkin bir gün olsun sana dokunamadan gömülürse yorgun bedenim sulara, bekleyecektir daima cennetimde yüreğini yüreğim…

Galata Kulesi’nden Kız Kulesi’ne, Kız Kulesi’nden Galata Kulesi’ne…

Bedri Rahmi’den küçük bir alıntı yapmadan bitmez bu yazı;
“İstanbul deyince aklıma kuleler gelir,
Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır,
Ama şu Kız kulesinin aklı olsa,
Galata kulesine varır,
Bir sürü çocukları olur.”

Çalıyor;  Enrico Macias - Aux Talons De Ses Souliers


Yazarımızın tüm yazılarını görmek için veya e-posta göndermek için ismin üzerine tıklayınız.

 

SON SAYIDAN ÖNERİLER

Anasayfa | Kürsü | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2011