The Girl Who Leapt Through Time / Toki o Kakeru Shôjo

Japon animasyonlarının izlenebilir olanlarını (kurdele döndürüp kediye dönüşen kızların maceralarından bahsetmiyorum) hasbelkader büyük bir kısmını izlediğim söylenebilir. Hoh hooyt, hepsini de izledim biliyorum gibi bir ukalalık amacında değilim, hava atmak ya da nispet yapmak gibi bir derdim olsaydı Turbo çikletlerinden çıkan araba kartları koleksiyonumu gösterirdim zaten. Gene de, açıkçası, 2 haftada bir yazdığım animasyon yazılarında dönüp dolaşıp Japon animasyonu hakkında atıp tutmayı çok da tercih etmiyorum. Lâkin bazen şartlar öyle gerektiriyor; tembel Avrupalılar ve Amerikalılar senede izlenebilitesi olan maksimum 10 animasyon çıkartabilirken çekik gözlü arkadaşlarımız bu meblağı bir günde çıkartabiliyorlar; adeta animasyon dünyasının Bollywood’u gibiler.

Kurdeleli/robotlu/kızlı/kedili Japon animasyonları bir yana; bulmacalarda sıklıkla karşımıza çıkan “Japon lirik dramı: No”dan mütevelli, karşımıza sıklıkla felsefi içerikli animasyonlar çıkıyor. Bu akımın öncüsü olarak Hayao Miyazaki’yi sayabilecekken, örneklerimizi sadece kendisiyle kısıtlamak yanlış olur. 2006 senesinde izleyici karşısına çıkan “The Girl Who Leapt Through Time/Toki o Kakeru Shôjo da, bir animasyonun, “çocuklar okula gitmeden önce kahvaltı yerken izlesinler, anneleri ağızlarına bal-yumurta-peynir tıkarken ses çıkarmasınlar” gibi amaçlardan daha öte bir şey olduğunu gösterme derdinde.

Makoto Konno Japonya’da yaşayan ve DeLorean’ı olmayan bir kızdır. Ne de olsa Amerika’da 20-25 bin dolara eli yüzü düzgün bir DeLorean alabilecekken gümrüktür nakliyedir derken bu fiyat 90binlere çıkmaktadır, 80 küsur model bir araba için de bu kadar masrafa girmeye değer midir, tartışılır. DeLorean’ı olanlar ve olmayanlar diye insanları iki kategoriye ayırdığım yok (yani her zaman öyle yapmıyorum diyelim. Hayatta daha önemli şeyler de var; lightsaber’ı olanlar ve olmayanlar diye de ayırabilirim mesela); fakat Makoto boş vakitlerinde zamanda yolculuk yapan bir arkadaşımızdır. Genelde geriye gidip yaptığı yanlışı düzeltmeye çalışır, ya da bu hobisini kendi çıkarları için kullanır (10 saat karaokede şarkı söylemek gibi). Zaman yolculukları, uygun bir araca binmediğinden kelli, biraz Van Goghvari tablolar içinden geçerek; biraz saat devreleri ve çarkları arasında köşe kapmaca oynayarak elde edilebilmektedir. Saatte 88 mile ulaşmak için de merdivenlerden koşarak çıkması, denize atlaması ya da bayır aşağı yaldır yaldır koşması gerekmektedir. (Emmett Brown ile arkadaşlık etseydi böyle sorunları olmayacaktı, dökme çelik kasalı bir arabada gayet konforlu bir şekilde zaman yolculuğu yapabilecekti.)

Makoto biraz safça bir kız olduğundan ötürü, sonradan keşfettiği bu yeteneğini dünyayı ele geçirmek için falan kullanmaz. Ya da en basitinden, zamanda geriye gidip dünya çıkarı için Hitler’i öldürmeye kalkmaya, RTE’nin politikaya atılmasını engellemeye falan kalkmaz. Anca kız kardeşinin kendisine ait pudingi yemesine engel olur, ya da en yakın arkadaşı Chiaki’nin çıkma teklifini yapmasını durdurur. Böyle fani şeyler işte. Safça dedik ya, biraz da popüler kültürden eksik bir hanım kızımız Makoto. Hiç “Butterfly Effect” izlememiş, geçmişteki en ufak değişikliğin katastrofik sonuçlar doğurabileceğinden haberi yok. Kardeşiyle de çekilmiş cebinde taşıdığı bir fotoğrafı da mevcut değil herhalde ki; silinip silinmediğini, Earth Angel çalarken ellerinin şeffaflaşıp şeffaflaşmadığını kontrol edemiyor. Gerçi zaten tutup da 30 sene öncesine de gittiği yok, anca 1 gün, bilemedin 15 dakikalık geriye sarmalar yaşayabiliyor.

Zamanı geriye sarmalar eğlenceli olsa da, bir süre sonra Makoto kızımızı olgunlaştırıyor. Yaptığı şeylerin gelecekte nasıl sonuçlar doğurabileceğini gördükçe bu hobisinden vazgeçmeye karar veriyor. Ama ne yazık ki, zaten istese de sonsuz sayıda zamanı geriye alamayacağını öğreniyor ve bu durum Makoto’yu manen çökertiyor. E tabi, Arap yağı bol bulunca orasına burasına sürermiş mantığıyla sen sürekli zamanı başa sar; sonra 5 dakikada bir iPhone’undan mail baktığın için biten şarjın gibi hüsrana uğra.

Filmi izlerken genel olarak düşüncem, böyle bir gücüm olsaydı ne yapardım, X-Men’e katılır mıydım oldu. Açıkçası geçmişe dönmeyi bazı şeyleri düzeltmekten ziyade; o çok eğlendiğim güne geri dönüp baştan yaşamak, ya da hiç olmadı yağmur yağacak bir günde parmak arası terlik giyip zatürree olmamak için kullanırdım. Makoto’nun olgunluğuna ulaşmak için 30 kere geçmişe gidip gelmem gerekmiyor, ne de olsa kendisi daha lise öğrencisi, ben tohuma kaçmış bir bayanım. Ama kendisini azminden ötürü gene de tebrik ediyorum.

The Girl Who Leapt Through Time, 2006 senesinde vizyona çıktığında gişede çok da bir hasılat yapamamış olsa da, 2007 yılında Japanese Academy’de ve Mainichi Film Concours’da en iyi animasyon ödülünü, 2006 yılında da Hochi Film Awards’da özel ödülü almış. Japonlardan çok iyi aktörler çıktığını söyleyemeyeceğim (filmlerde ölmesini bile çok iyi beceremiyorlar, inanmıyorsanız Battle Royale izleyin); bu sebeple anlatmak istedikleri hikâyeyi, vermek istedikleri mesajı çizgi animasyon formatında vermeyi tercih ediyorlar. Zaten bizdeki animasyonlara nazaran (Samanyolu TV’de yayınlanan dini içerikli animasyonlar mesela) daha detaycı bir çizim, daha iyi bir konu anlatımı olduğu için de bu eksiklerini göz ardı ediyoruz.




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010