Julie & Julia

“I’m Julia Child. Bon appétit!”

Julie Powell’ın kaleme aldığı “Julie & Julia” adlı kitabı, film gösterime girmeden önce edinmiştim. İlk iki sayfadan sonra kitabı bıraktım. Değişik şarap çeşitleri, soslar, et türleri vb. yemekle ilgili ne kadar şey varsa bu ilk iki sayfanın içindeydi. Bakıldığında iştah açıcı, değil mi? Ama mutfağa girmeyen ve de Google Search’e “Makarna nasıl yapılır?” yazan birisi için bu iki sayfa sıkıcı geliyor. Sinema ile edebiyatın daha da kaynaşması sonucunda klasik cümleyi kurdum: “Aman nasıl olsa filmini izlerim, kitabı okumaya ne gerek var?” Bu cümleyi kuran biri olarak size Julie ve Julia’nın mutfaklarında küçük bir gezintiye çıkarayım.

“Julie & Julia” kitabının yazarı Julie Powell, kitaptaki ve de filmdeki Amy Adams’ın canlandırdığı Julie. Kendi anılarından yola çıkarak kaleme aldığı kitabın beyazperde uyarlaması da bu iki farklı kadının gerçekte yaşadıklarını anlatıyor. Nancy Meyers ve Nora Ephron. Kadın öyküleri denilince aklıma ilk gelen iki yönetmen. Bu iki kadının beyazperdeye taşıdığı iki ayrı filmle Meryl Streep komedi türünde son yıllarda çıkardığı en iyi performansını çıkardı. Meyers’ın yönettiği “It’s Complicated” filminde “Kadının fendi, erkeği yendi.” deyiminin ne kadar doğru olduğunu gösterdi. Ephron’un yönetmen koltuğunda oturduğu bu filmde ise Julia Child gibi güçlü bir kadın karakteri olağanüstü bir performansla sergiledi.

“Julie & Julia”, 1949 ve 2002 yılları arasında zaman geçişleri ile ilerliyor. Önce 1949 Paris’ine doğru yola çıkıyoruz. Karşımızda upuzun boyu, lüle saçları ve güleryüzü ile Julia Child. Versay Sarayı’nı aratmayan bir eve, kendisini çok seven bir eşe ve harika sebze ve meyveler ile düzinelerce paket tereyağına sahip. Bütün bunlar Julia Child’ın hayatının olmazsa olmazları. Eşi elçilikte çalışan Julia Child’ın tek bir eksiği vardır; o da hayatında kendine bir uğraş bulmak. Yemek yemek hobilerinin arasında ilk sırada olunca, Julia da kendine bir uğraş bulur: Yemek yapmak. Aksi bir müdürün işlettiği Cordon Bleu’de ders almaya başlar. Bir yandan yemek dersleri alırken bir yandan da arkadaşı Avis ve kızkardeşi Dorothy ile mektuplaşır. Aradan birçok ülke ve şehir geçer; fakat Julia Child’ın Cordon Bleu’deki derslerinden sonra hedeflediği şey değişmez: İnsanlara yemek yapmayı öğretmek ve bir kitap çıkarmak.

1949 Paris’inden 2002 Queens’ine geldiğimizde karşımıza filmin senaristlerinden, “Julie & Julia” kitabının yazarı Julie Powell çıkıyor. Queens’te bir teras katında yaşayan Julie, Yukarı Batı Yakası İmar Kurumu’nda çağrı merkezinde çalışmaktadır. Gün boyu birçok insanın sorunları ve kötü sözlerine maruz kalır. Kendisini çok seven eşi, kedisi ve de Julia Child’ın yemek kitabı “Fransız Yemek Sanatında Ustalaşmak” kitabı hayatındaki en önemli şeylerdir. Arkadaşlarının ve annesinin gözünde bir işi bitiremeyen, her zaman yarım bırakan olarak görünen Julie’nin geçmişte yazarlık deneyimleri olsa da bir kitap çıkaramamıştır. Kendisine uğraş ararken yazarlık ve Julia Child’ın kitabını bir araya getirir. Ortaya “Julie & Julia Project” adında bir blog çıkar. Julie’nin 365 günü vardır, bu 365 günde Julia Child’ın 524 tane tarifini yeniden uyarlayarak yapacak ve blogunda aktaracaktır.

İşte iki güçlü kadın: Julie ve Julia. Heyecanlı, en ufak sorunda pes eden, monoton hayata sahip Julie rolünde Amy Adams’ı izliyoruz. Adams, filmografisindeki performanslardan farklı bir performans sergilemiyor; fakat Julie rolü için biçilmiş kaftan konumunda. Esprili, güleryüzlü, hiçbir şeyden pes etmeyen, titrek sesli Julia Child rolünde Adams’ın “Doubt” filminde birlikte rol aldığı, “tanrıça aktris” olarak nitelendirdiğim Meryl Streep’i izliyoruz. Öncelikle şunu söylemeliyim ki; Meryl Streep’e komedi türü filmler çok daha fazla yakışıyor. Aynı sene içinde gösterime giren bir diğer filmi “It’s Complicated” de bu türdeydi; fakat oyuncu o filmde kendi kimliğine yakın bir karakteri canlandırıyordu. Fakat “Julie & Julia”da apayrı bir dönem, apayrı bir karakter ve gerçekte yaşanmış bir olayın kimliğini bürünüyor. Bunun sonucunda ortaya harika bir Julia Child karakteri ve unutulmaz bir Meryl Streep performansı çıkıyor. Filmde yan karakterlerin de ana karakterler kadar önemli bir etkisi var. Julia’nın kızkardeşi Dorothy rolünde bu sene Emmy Ödülü’nü almasını umduğum, filmografisinde hep aynı çizgide ilerleyen ve farklı bir role bürünmeyen; ama verilen karakteri büyük bir başarıyla canlandıran, “Glee” dizisinin Sue Sylvester’ı Jane Lynch’i görüyoruz. Lynch, Dorothy karakterine fiziksel olarak birebir uyuyor. Rolü kısa da olsa Lynch ile Meryl Streep harika bir uyum içindeler. Stanley Tucci. Kendisi, Child’ın sakin ve kendini eşine adamış kocası Paul Child olarak karşımıza çıkıyor. Sam Rockwell, John C. Reilly ve de Stanley Tucci. Bu üç oyuncu da filmografisinde “başrol”ü az barındıran, karakter analizi konusunda olağanüstü bir yeteneğe sahip olan ve “Her filmde biri karşıma çıksa” dediğim üç oyuncu. Tucci bu sene “The Lovely Bones” ve “Julie & Julia” ile filmografisine hatırlanası iki karakter daha eklemiş oldu. “The Lovely Bones”taki George Harvey performansı filmin akılda kalacak tek özelliği kanımca. Julie’nin kocası Eric rolünde Chris Messina, Julia Child’ın kitap yazma sürecinde yardım ettiği Simone rolünde Linda Emond, Julie’nin yakın arkadaşı Sarah rolünde Mary Lynn Rajskub ise filmin yan karakterleri olarak karşımıza çıkıyorlar.

Filmin yönetmen koltuğunda oturan Nora Ephron en son dört sene önce, “Tatlı Cadı Samantha” dizisinin vasat beyazperde versiyonu “Bewitched” ile kamera arkasındaydı. “Bewitched”in arkasından dört sene geçmesi Ephron’a yaramış olsa gerek; çünkü “Julie & Julia” ile “You’ve Got Mail” ve “Sleepless in Seattle” günlerine geri dönüş yapıyor ve ortaya harika bir film çıkarıyor. İki zaman dilimi arasındaki geçişler, Julie ve Julia karakterlerinin ortak ve zıt yönlerinin yansıtılması, mutfak ve yemekle ilgili olan betimlemeler filmi keyifli bir seyirlik haline getiren önemli özelliklerden. Ephron’un Julie’nin kocası Eric ile Julia’nın kocası Paul’ü filmde “pasif”, “bağımlı” eşler haline getirmesi filme feminist bir bakış açısı getiriyor. Bu yönden de Chris Messina ve Stanley Tucci’nin karakter analizi ve rollerini canlandırmadaki alanlarını daraltıyor. Bu da “Julie & Julia”yı adı gibi iki kadının öyküsü haline getiriyor. Filmin senaryosunun iskeleti olan bu iki kadının hikâyeleri fazla geliştirilemiyor ve “başarma hırsı” odaklı bir hikâye ve de kurguya dönüştürüyor.

Filmin oyuncu kadrosu ve de Ephron’un feminist bakış açısı dışında kalan başarılı betimlemeleri dışında diğer önemli özellikleri de sinematografi ve müzikler. “Angels in America”, “Closer” ve “Rent” gibi yapımlarda yer alan Stephen Goldblatt fotoğraf, renkler, mekân, kostüm, makyaj vb. bütün sinematografik öğeleri büyük bir başarıyla filmin geneline yayıyor. “Mona Lisa Smile” filmi ile kendisine hayran kaldığım Susan Bode, set dekorasyonunda Julie ve Julia’nın mutfaklarını, 1949 Paris’i ile 2002 Queens’i arasındaki farkı birebir yansıtıyor. Bu iki kadının hayatının büyük kısmının geçtiği yerleri başarıyla oluşturması sonucunda Bode, oyuncular, Nora Ephron ve senaryo kadar önemli bir etkiye sahip oluyor filmde. Giyim ve yaşam tarzlarında yansıtılan farklılıklar Julie ile Julia’nın aynı yemeği yaptığı sahnede daha da belirgin hale geliyor sinematografi sayesinde. Filmografisinde yer alan “Doubt”, “The Reader”, “Mamma Mia!” ve “The Good Shepherd” gibi filmlerden anlayacağımız üzere 79 yaşındaki kostüm tasarımcısı Ann Roth kostümler konusunda dönem filmlerinde çok başarılı. Julia Child’ın kıyafetleri ve de şapkaları izleyicide hayran uyandırıyor.

Bu sene gerçekleşen 63.Cannes Film Festivali’nde jüri üyelerinden biri olan Alexandre Desplat filmin müziklerine imzasını atmış. Aralarında neredeyse altmış yıl olan iki dönem arasındaki gelgitlerin arasını bulan ve akordeon ile minimal piyano tınılarını birbirine karıştıran Desplat, müzikleriyle Paris ve Queens’i başarıyla yansıtıyor. Özellikle filmin açılışında kullanılan kompozisyon izleyeni bir süreliğine de olsa Paris’e götürüyor.

“Julie & Julia”, Meryl Streep’in tapılası bir oyuncu (“The Blind Side”ı hala izleyemedim; ama bu filmi izledikten sonra Oscar Ödülü’nü kesinlikle Meryl Streep’in hak ettiğini söyleyebilirim) olduğunu bir kez daha hatırlatan, kurgudaki ufak birkaç eksiklik dışında göze çarpan olumsuz bir özelliği olmayan, tereyağ, peynir ve ekmek çeşitleri, şarap ve Charles Aznavour ile Doris Day eşliğinde izleyenin damağında harika bir tat bırakan keyifli ve de başarılı bir seyirlik. Bon appétit!




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010