I’m Not There / Beni Orada Arama
Birinin hayatını anlatmak demek kişiyi tek yönüyle incelemek olarak anlaşılıyor çoğu zaman. Farklı sesler barındırır her hayat. Farklı fikirler, farklı kişiler... Filmlere, hikâyelere konu olan ünlü kişilerin yaşamı bir çizginin başından sonuna kadardır sadece. Paralelleri ya da dalları düşünülmez bu çizgilerin. Yönetmen Todd Haynes filmde bu klişelerin aksine biyografik anlatıma çok farklı bir tarzda yaklaşmış. Görüneni de görünmeyeni de kişinin parçası kabul ederek, aynı kişinin 6 farklı karakterini birbirine zincirlemiş. Farklı yaşlardan, cinsiyetlerden, ırklardan insanları bir vücudun içinden çıkarmış. Bir müzik adamının içinden... Bob Dylan’ın içinden... Hayatından yorulmuş dinlenmeye çekilmiş bir kovboy, başarılı olmaya çalışan genç, hırslı ve gizemli bir yıldız adayı, yaptıklarıyla sorgulanan bir şair, maceracı, özgür ruhlu küçük bir çocuk, yakışıklı ve çapkın bir aktör ve herkesin adını ilk duyduğunda belleğinde ilk canlanan görüntüsüyle Bob Dylan. Film şarkıları ve müziğiyle Bob Dylan dönemine, bilinen hayatına, bilenemeyen hayatına gizemli bir yolculuğa çıkarıyor.

Bazı filmlerle aramda güçlü bir bağ oluştuğuna inanıyorum. Daha doğduğnu görmeden bağlanıyorum onlara. Haberini almamla beraber aylarca bitmesini bekliyor, film gösterime girdiği anda soluğu sinemada alıyor, bileti elime aldığımda zafere kavuşma duygusunu sonuna kadar yaşayıp, filmi izlerken de kendimden geçiyorum. İşte yine böyle bir bağı kurmaya başlayacağımı hissettim haberi ilk aldığımda. O çok sevdiğim 60’lı yıllardaki müzik ilahlarından bir tanesini Bob Dylan’ı anlatan bir film geliyormuş. I’m Not There... Beklemeye başlayalım o zaman diyorum kendi kendime ve uzun bir bekleyişin ardından filmi izlememle işte beklediğime değdi sözünü söylemem bir oluyor.

Filmin ilk dakikalarında konusuna hakim olmaya çalışmak bu filmde nafile bir çaba. Sabırsızlanmadan beklenirse zaten filmin ilerleyen dakikaları konuyu yavaş yavaş aşılıyor. Yönetmen birbirinden farklı 6 karakteri o kadar güzel birleştiriyor ki Bob Dylan’da her biri birbiriyle hiçbir şekilde benzemeyen insanların izini süreceği tipten karakterler oluveriyor. Oysa sonuç olarak hepsi aynı kişi Bob Dylan’ı takip ediyor. Şarkılarının bu karakterlerin aralarına serpiştirilişi de gayet ustalıkla yapılıyor filmde. Filmin en dibine daldığı her an yeni bir şarkı uyandırıyor seyirciyi Dylan diyarında. Yeni bir Dylan selam veriyor seyirciye ve bütün içtenliğiyle anlatıyor kim olduğunu, nerden gelip nereye gittiğini. Bu karakterlerin arasında öyle biri var ki görünüşte en sade, en basit ve en bilinen şekliyle Bob Dylan’ı bizlere sunuyor olmasına rağmen bütün dikkatleri üzerine çekiyor. Bir kadının bir erkeği en başarılı şekilde canlandırdığı rol belki de bu. Cate Blanchett’ın, filmin esrarengiz anlatımı dışında filmi en çekici, en sıra dışı kılan yanlarından olan oyunculuğu...

Kapanışı da filme yakışır bir şekilde yapan yönetmen, Bob Dylan’ın en bilindik belki de en hüzünlü şarkısı One More Cup of Coffee ile uğurluyor seyircisini Bob Dylan dünyasından. Veda ettiği şarkıdan mıdır yoksa bütün anlatılan yönlerinde film boyunca hâkim olan hüzünden midir bilinmez ama filmin seyircinin içinde bir burukluk bıraktığı kesin.
“Doğru, yanlış, güvenilir, abartılı, gerçek ve hayal hikâyelerden esinlenilmiştir.”

|