A Brand New Life / Yeo-Haeng-Ja / Yepyeni Bir Hayat
“Babaların günahlarını çocukları çeker.”
Hani bazı filmler vardır, çok abartmaz olayı, hayatlarımız gibidir, ne çok büyüktür ne de çok küçüktür; derin konulara girmez, rutindir malzemesi. O rutinin içinden bir zaman dilimini gösterebilmesidir başarısı. Hepimizin bildiği, belki çoğumuzun yaşadığı –en azından yaşandığını bildiği, o art arda dizilmiş karelerden çıkan anlam, ifade ve duygudur beni bu tür filmlere aşık eden.

A Brand New Life da bu sınıfa çok rahat giren bir film. 1975 Kore’sinde geçen, 9 yaşındaki Jinhee’nin, çok kısa bir zaman diliminde başından geçen birkaç olayı anlatıyor. Olayların kısa sürede geçmesi ve aslında basit görünmesi sizi aldatmasın. Filmin yazarı ve yönetmeni olan Ounie Lecomte, bu ilk filmde, aslında kendi başından geçen olayların kişiliğinde ve çocukluğunda ne kadar büyük izler bıraktığını bize son derece iyi göstermiş. Elbette bu izler oldukça üzücü şeyler. Jinhee henüz dünyayı tanımıyorken, babasının eşliğinde Kore’nin ücra köşelerindeki bir Katolik yetimhanesine bırakılır. İlk etapta Jinhee babasının bunu kendisine yapamayacağını düşünse de, bir süre sonra durumun ciddiyetini, 9 yaşındaki bir kız çocuğu mantığıyla, anlar. Acımasız hayat Jinhee’ye kendisini göstermiştir bu pis yuvada. Fakat Jinhee’nin bu zorluklardan daha çok babasının bunu neden yaptığını en çok merak etmektedir. Babasını deliler gibi seven, babasının bisiklet kullanırken ona arkasından sarıldığında dünyanın en mutlu olan kız, ne yapmıştır da kendisini burada bulur? Hem de öyle büyük bir fakirlik yaşamıyorken… Hayatın açıklamalarla dolu olmadığını, bazen bazı şeylerin sadece “olduğunu” en sertiyle anlatan bir yapım A Brand New Life.

Yepyeni Bir Hayat adıyla da vizyonlarda olan filmin bu adı seçmesi tesadüf değil. Jinhee’nin bırakıldığı bu yetimhane aslında yabancı asıllıların gelip beğendiği çocuğu evlat edindikleri bir kurum. Jinhee gibi ve daha da kötüsünü yaşayan kızların kendilerini geliştirerek yeni ailelerini bekledikleri, yeni bir hayata açılan ilk adım burası. Fakirliğin kol gezdiği günün Kore’sinde, bu tip evlatlık durumları gerçekten de çok gizli şeyler değildi. O günün Kore’sini film seyirciye anlatmıyor ama o yetimhanedeki birkaç odada neler oluyor, çok iyi özetliyor. Regl olmaya başlan mı desem, aşık olan kız mı desem, acıma, yaranma duygularını öğrenen kız mı desem, kötürüm olduğu için dışlanmayı hisseden kız mı desem bilemiyorum. Gırtlağınızda hep bir yumrukla izliyorsunuz filmi. Biraz daha hisli izleyiciler filmin pek çok noktasında da gözyaşlarını serbest bırakabilir çünkü filmde seçilen kızlar ve karakterleri itibariyle oldukça empatiye açık sahneler izleyeni bekliyor.

Teknik açıdan film çok şey sunmuyor. Büyük prodüksiyonlar zaten yok ama olan da gözünüze sokulmuyor. Görüntü yönetmenliği ve birkaç kız oyuncu haricinde her şey olağan (iyi anlamda yani). Yazar ve yönetmenin bu ilk filmi olmasına rağmen iyi bir işçilik çıkardığını söyleyebilirim. Filmin hiçbir yerinde bu film gerçek bir hikâyeden alınmıştır demese de, aslında kimin başından geçtiği gün gibi ortada. İşte bunu film esnasında anladığınızda, zaten film size biraz daha güzel geliyor. Ortadaki minicik bir kızın yaşadığı içsel kıyametine ortak olup, kulağına “Üzülme, bir gün çok güzel bir film çekip üzüntünü bizlerle paylaşacaksın.” demek geliyor içinizden… Kore yaşamını, Fransız hassasiyetiyle işleyebilmiş güzel bir film kısacası A Brand New Life. Mutlaka tecrübe edilmeli.

|