La Route du Rock Festival 2010

Bu sefer ki hedefimiz Saint Malo’daki La Route du Rock festivali. 20.yılını kutlayan La Route du Rock, EPOL’ü andıran ancak Rock’n Coke ana sahnesine sahip olan, daha butik bir festival. Daha önceden  Sigur Ros,Sonic Youth, Justice, Grizzly Bear, The Cure, The Smashing Pumpkings gibi birçok ismi ağırlamış olan festivalin bu seneki önemli sanatçıları Massive Attack,The National, The Flaming Lips, Caribou, Yann Tiersen, Foals, Two Door Cinema Club.

1.Gün : “Sea, Sex & Rock’n Roll”

Saint Malo tren istasyonundan festival otobüsüne binip yola koyulduk. Saint Malo’ya 9 km uzaklıkta olan Saint Pierre’e girerken büyük sahne gözümüze çarptı. Uzun bir giriş yolunu geçtikten sonra basın kartımızı alıp alana giriş yaptık. Owen Pallett çoktan sahnedeydi. Ana festival alanı büyük bir sahneden ve minik yeme-içme ve alanı olan sade bir yerden oluşuyordu. Özellikle festivalin 20. yılı olduğunu düşündüğümüzde alan hiç görkemli gözükmüyordu aslında.  Yine de sade ve güzel gözüküyordu her şey. Ayrıca alanı güzelleştirmek için de taşlık alanın üzerine kum atmaları ekstra bir güzellik olmuş. Bir de festivalin Saint Malo içerisinde bir kez gördüğüm plaj sahnesi vardı ki, kendisinin delisi oldum. Plajda çıkan gruplar çok matah olmasa da kumsal da yayılıp konser dinlemenin keyfi bir başka oluyor doğrusu.



Owen Pallett’e göz atmak için ana sahneye doğru ilerlerken festivalcilerin birbirinden çok farklı olduğu dikkatimi çekti. Genç-yaşlı demeden her türlü tipi burada gördük denilebilinir. Owen Pallett sahnede iki kişiydi ve Owen elinde keman, enerjik bir şekilde etrafa gülümsüyordu. En sevdiğim parçalarından olan “he poos clouds”’u söyledikten sonra kapanış şarkısını günün headliner’ı olan Caribou’nun Odessa’sını coverlayarak bitirdi. Odessa’ya kemanlı bir cover’ın bu kadar yakışacağını hiç hayal edemezdim. Owen Pallett 21.15’de konserine bitirirken ben basın çadırına doğru yol aldım. Orada biraz oyalandıktan sonra saat 22.00’de başlayacak olan Yann Tiersen konseri için sahne önüne geçtim. Geçtiğimiz ay İstanbul’da sahne alan Tiersen’i izleme fırsatı bulamadığım için bu konseri merakla bekliyordum. Yann Tiersen & Dust Lane Inc. Olarak sahneye çıkan ekip tam 16 kişiden oluşuyordu. Konserin başında Yann mikrofonun ses düzeyinde hafif bir problem yaşasa da enstürmental zenginliğiyle sahnede muhteşemdi. Kendi memleketinde çalmanın avantajını yaşayan Tiersen bol alkış ile birlikte bis’e çıkıp 20 dakika daha bize ziyafet çekti. Görsellerin güzelliği de ayrıydı. Konserden sonra alanda dolanıp plaklara göz attım. Yann’dan sonra sahneye çıkan Black Angels olsa da olur olmasa da olur havasındaydı. Seyircilerden biri sahneye su şişesi fırlatınca grubun havası iyice söndü maalesef.

Black Angels’dan sonra yükselişte olan Liars sahneyi kaptı. Davulları çok kuvvetli olan grubun solistinin sesi oldukça iyi olmasına rağmen soloları yetersiz kalıyor gibiydi. Bir kaç fırın ekmek daha yemeleri lazım sanırsam. Saat 02.30 olmuşken yorgunluktan ve soğuktan etrafta benim gibi mızmızlanan insanlar görmeye başladım. Neyseki buradaki Fransızlar şaşırtıcı bir şekilde insancıl oldukları için beni oyalıyorlardı. Cesaret edip İngilizce konuşan Fransızlara bayıldım! Saat 02.50’de çıkan Caribou sahnede dört kişi, makine gibi düzenli kurulmuştu.  Profesör Snaith biraz yorgun gözüksede performansından hiç birşey kaybetmemişti. Özellikle şarkı geçişleri pürüssüzdü. Swim albümünden Kaili ve Odessa’yı dinledikten sonra yorgunluğa dayanamayıp otele dönüş’e geçtim.



2.gün: Yağmursuz Festival Olmaz!

Festivale giderken hesapta olmayan iki şey vardı: biri ulaşım zorluğu, diğeri de soğuk hava. Saint Malo büyük bir yerleşim bölgesi olmasına rağmen toplu taşıma aracı neredeyse yok denecek kadar az. Taksi deseniz, koca yerde tek taksi şirketi olduğu için eliniz kolunuz bağlanıyor. Durum böyle olunca program biraz şaştı maalesef.

İkinci gün aralıksız yağmur olunca mecburen en kalın kıyafetleri giyip dışarı çıktım. Yaklaşık kırk dakika taksi bekledikten sonra üzerine 70 dakika da otobüs bekleyip hafif bir cinnet geçirdim. Durum böyle olunca gecikmeli olarak baya maceralı bir şekilde Fransızlarla kanka olarak alana gittim ve gittiğimde Foals çoktan sahneden inmişti. Festival alanına gittiğimde beni güzel bir sürpriz bekliyordu: çamur batağı. Yağmurla birlikte ıslanan kumlar alanı bataklığa çevirmişti. Hayatımda bu kadar çamura bulandığımı hiç hatırlamıyorum. Yine de insanların haliyle eğlenmedim desem yalan olur. Nispeten çamur olmayan bir yer bulup Massive Attack için yerimi kaptım. Geçtiğimiz ay İstanbul’da konser veren grubun konserine gidememiştim, bu yüzden merakla konseri bekliyordum. Tahmin ettiğim gibi topluluk konser süresince sahnedeki LED ekran üzerinden birçok politik mesaj verdi. Bu mesajlarda grup Sarkozy yönetimini eleştirirken Fransız’ların Türkiye’ye kötü davranması ve terörizm konuları da ele alıyordu. Işık gösterileri ve muhteşem şarkılarıyla Massive Attack beni bir hayli tatmin etti. Grup 75 dakikalık konserden sonra bis yapıp sahneden indi. Massive Attack’tan sonra çıkacak olan Two Door Cinema Club’ın performansını merakla bekliyordum; ancak beni biraz hayal kırıklığına uğrattılar. Grubun vokallerini biraz zayıf bulduğumu söylemek zorundayım. Yine de sevdiğim şarkılarını duymak güzeldi tabii. Konserin bitimine doğru iyice çamura battığım için otele kaçtım.



3.gün: The National, The National, The National!

Bir gün önceki geç kalma badiresinden dolayı tırsıp bu sefer alana erken geldim. O kadar erken geldim ki grupların soundcheck’ine yetiştim. Alanda bir yandan çamurdan dağılan kısımlara kum takviyesi yapılıyor, bir yandan da yirminci yılın verdiği mutlulukla orda burada festival kurucusuyla çekimler yapılıyordu. Festivalin son günü benim için tek bir şey ifade ediyordu aslında: The National. Büyük bir National hayranı olarak grubun t-shirt’ünü giymiş, basın konferansını bekliyordum.

Saat 7’ye doğru basın alanına gidip The National’ı beklemeye başladık. Matt, Aaron ve Bryan basın çadırında yerlerini aldılar ve sohbet başladı. Matt her zamanki gibi inanılmaz cool ve mütevazı duruyordu. Bryan çok güler yüzlüydü, Aaron ise fazlasıyla ciddiydi. Boxer albümüne göre High Violet’ta daha rahat, daha kendileri olmak istediklerini söylüyordu Matt. Albümde aynı zamanda hem yavaşı hem de hızlıyı barındırmak istediklerini, albüm çalışması sırasında demo kayıtları üzerinde çok çalıştıklarını belirtti. Bu arada Fransız basın mensuplarından biri komik bir şekilde Matt’e bariton sesi için kendine hormon enjekte edip etmediğini sordu. Sorular bittikten sonra heyecanla ekibin yanına gidip onlarla tanışıyorum. Badge’ime imza aldıktan sonra Matt ile fotoğraf çektiriyorum. Matt’in şekerliğini görüp ona tekrar hayran kalıyorum… Tanışma faslından sonra festival hayatına geri döndüm. Sahnede Ganglians var. Ardından İngiliz ekip Archie Bronson. Ekip giydiği renkli bermudalarla dikkat çekiyordu ve sahne enerjileri göz kamaştırıyordu; ancak sevdiğim birkaç parçalarını dinledikten sonra herhangi bir İngiliz rock grubundan farklı olmadıklarını gördüm. Archie Bronson’dan sonra Serena Mareesh vardı. Norveç’li ekip enerjik olmasına rağmen müzikleri benim tarzım olmadığı için biraz sıkıntı yaşadım. Bir de konserin sonunda Emil Nikolaisen’in delirip sahneyi duman etmesi cabasıydı. Konserin sonunda seyircilerden kimse ne olduğuna anlam veremedi.



Ve sıra sonunda The National’a geldi. Sahnenin önünde yerimi kaptıktan sonra yeri korumak için bir hayli savaş vermek zorunda kaldım. Fransızların The National hastası olabileceğini hiç düşünmemiştim. Şaşırtıcı bir şekilde konser sırasında yanımda ağlayan kızlar bile vardı. Grup sahneye çıktığında Fransızlar mutluluktan delirdi, tabii ben de çıldırdım. “Runaway” parçasıyla konsere yavaş bir başlangıç yapan ekip, “Bloodbuzz Ohio”,”Anyone’s Ghost”, “Fake Empire”,”Mr.November”,”Available”,”Afraid of Everyone” ile devam etti. Konseri “Terrible Love” parçasıyla sonlandıran ekip tahminim tersine bis yapmadı. The National’ı iki yıl aradan sonra tekrar izlemenin mutluluğuyla kalabalığın arasından sıyrılıp Flaming Lips’i bekledim. Açıkcası The National’ı izledikten sonra benim için bitmiş gibiydi. Flaming Lips’ten iki parça izledikten sonra ağrılarımla birlikte festival’e veda ettim.

Festival’in En’leri:

  • Festivalin en sevdiğimiz özelliği: Çalışanlarının şekerliği ve ingilizce konuşmaları
  • En garip anı: Kulağımın içine bir delinin elini sokmasi
  • En şanslı anı: The National ile tanışma
  • En sinsi anı: Sonuncu "Indie way of life" tshirtünü  bir çalışan yardımıyla kapmam
  • En çok debelendiğim anlar: Çapkın fransız erkeklerinin etrafımda dolanıp ingilizce konuşmaya çalışması
  • En pis anı: Kelimenin tam anlamıyla çamura batmak
  • En mutlu anı: The National'ı sahne önünden izlemek
  • En gözde grupları:  Massive Attack & The National



 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010