Dennis Hopper Anısına: Dennis Hopper Filmlerinden Bir Seçki
Toprağı bol olsun büyük Dennis Hopper... Elinin kolunun bulaştığı beş muhteşem işle karşınızda…

Easy Rider (1969): Born to be Wild! İki motosikletlinin Amerika'daki amaçsız yolculuklarının hikâyesi o denli büyük, farklı ve deneyime açıktı ki zaten en özgür dönemini yaşayan ABD'de anında kült seviyesine ulaşmıştı. Vietnam Savaşı karşıtlığı, sosyal yaşamda devrimci atılımlar, gençlik hareketleri, sinik bir nihilizm, anarşizm rüzgârları arasında Dennis Hopper'ın ellerinde büyüyüp gelişen film bambaşka bir yol filmiydi. Elbette filmin asıl sürprizi Jack Nicholson olmuştu; Nicholson uçarı avukat rolüyle ilk Oscar adaylığına uzanırken Amerikan ve Dünya Sineması da Marlon Brando'dan sonra gelmiş en büyük aktörü bu sayede hayranlıkla karşılamıştı. Başroldeki Dennis Hopper ve Henry Fonda'nın birlikte yazdıkları senaryosu Dennis Hopper'in elinde bir başyapıta dönüşmüştü bile. Hopper filmde Cassavetes tarzı bir anlatım tarzını seçmiş, kurguda ve hikâye akışında kendi bildiğini okuyarak klasik sinemaya neredeyse meydan okumuştu. Filme hiç kimse kayıtsız kalamamıştı ve de film elbette Cannes'da da Hopper'a en iyi ilk film ödülünü getirmişti.

The American Friend (1976): “Easy Rider” gibi bir yol filminden sonra Hopper, yol filmlerinin usta ismi Wim Wenders ile aynı filmde buluştu. Patricia Highsmith'in müthiş karakteri Tom Ripley olarak ne Alain Delon kadar yakışıklı ne Matt Damon kadar çocuksu ne de John Malkovich kadar iş bilir idi. Dennis Hopper bu rolde bir de yanında Bruno Ganz olunca enfes keyifli bir iş çıkarmıştı. Dennis Hopper içten içe duygusal değişimler yaşayan karakterini tüm sakinliği ile sunarken karizmatik bir duruştan daha fazlasını yapabileceğini cümle aleme gösterir gibiydi. Elbette Alain Delon ve Matt Damon gibi yakışıklı Ripleyler arasında sönük kaldı ama Hopper'ın Ripley'si de aslında hiç fena değildi. Aslında Wenders'in sinema becerisi filmi çok çok etkili kılıyor. Hattakine denilebilir ki kronolojik olarak da “Plein Soleil” ve “The Talented Mr. Ripley” arasında durması da tam isabetmiş.

Blue Velvet (1986): Bir sinema başyapıtı. Film hakkında dolu dolu onlarca şey söylenebilir. Lynch'in kara-film parodisi gibi duran; ama gerçeklik/hayal, Avrupa/ABD, içten içe çürüme, mutlak kötülük, oedipus kompleksi, erotizm ve daha nice anlamlarla dolu filmi stil açısından mükemmel, anlatım açısından yenilikçi ve oyunculukları plastik bir filmdi. Fellini filmlerine öykünen bir oyunculuk performansı ile oyuncularını zorlayan Lynch'in filminde Hopper, sinema tarihinin en unutulmaz kötü adamlarından birini (Frank Booth) ortaya çıkarmıştı. Isabella Rossellini'ye tecavüz sahnesi (Mommy!, Baby wants to f.ck! , F.ck you, you f.cking f.ck!, Don't you f.cking look at me! ) veya “In Dreams” şarkısını playback'ten okuyan Dean Stockwell'e eşlik edişi... Filmde Dennis Hopper büyüleyici idi. Seksenlerin en iyi Amerikan filminde Dennis Hopper her göründüğü sahnenin dinamizmini arttırıyordu. Lynch'in zekâsı, Rossellini'nin erotizmi, Hopper'in oyun gücü ve Bandalamanti'nin müzikleri ile film gerçek bir sinema şaheseri haline gelmişti.
Colors (1988): Hopper'in yönetmen koltuğunda olmakla yetindiği film o dönem çok tutan genç polis-yaşlı polis hikâyesini alıp da ırkçılık, polisteki yozlaşma, sokakların öfkesi ile birleştirince çok sert ve kusursuz bir gerçekçiliğin filmi ortaya çıkmıştı. Baştan beri Jack Nicholson ve Dennis Hopper hayranı olan Sean Penn (ki çocuklarından birinin adı Hopper Jack'tir) bu rolde kendini kanıtlamaya o kadar ant içmişti ki karakterin tüm öfkesini içinde hissediyordu. Öyle ki tutup sette birini dahi dövmeye kalkmıştı. Sean Penn ve Robert Duvall ikilisinin tamamlayıcı oyunculukları karakterlerin zıtlıklarının altını çizen güçteydi. Sean Penn'in bu teşekkürü 1991'de “The Indian Runner” ile oldu. İlk yönetmenlik denemesinde Penn, Hopper'a bir rol vermişti.

True Romance (1993): Tarantino'nun senaryosu ve Tonny Scott'ın yönetmenliği demek şiddet ve estetik demektir. Aslında hani Lynch'in “Wild At Heart” filminin daha komik olanı gibi de düşünülebilir. Güzeller güzeli Patricia Arquette pek çok kişiyi mest etse de filmin asıl ağır topları Christopher Walken, Gary Oldman ve elbette Dennis Hopper idi. Bu üç müthiş aktör arasında bocalarken Dennis Hopper ve Christopher Walken'in karşılıklı sahneleri insanın dudağını uçuklatacak cinstendir hakikaten. -hele ki o eggplant lafı-... Hopper bunun emprovize olduğunu söylemiş daha sonra.
Not: “Rumblefish”, “River's Edge”, “The Black Widow” veya “Speed”in de adını anıp çekilelim.


|