Chugyeogja / The Chaser - Ölümcül Takip

Güney Kore Sineması büyüleyicidir, bunu bir milyon kez söyleyebilirim. Çünkü böyle bir sinema yok şu anda dünyada. İsterseniz sadece bir izleyici olun, isterseniz kamera arkasında çalışan biri, eğer fanboy değilseniz Kore Sineması karşısında saygıyla eğilmemeniz için hiçbir neden yok. Her ne kadar Japonların "bez bebek"lik cinsliğine fazla da özenseler, hiç dibe sürüklenmeden kendi yağlarında harika işler çıkarmaya devam edip, sürekli yeni yetenekler kendilerini göstermeyi biliyorlar. Bizim sinemamız gibi birkaç tekele ait değil adamların beyaz perdeleri. Her şeyi de beğenmiyorlar bizim gibi. Bu da her zaman "daha iyi" filmlere yerini bırakıyor.

“The Chaser”a gelirsek; “inanılmaz”, “harika”, “müthiş” bir film. Kim tarafından yazıldı ve yönetildi peki? Hong-jin Na adında biri. Tanıdık gelmiyor tabii ki kulağa çünkü bu daha 35 yaşındaki bir adamın ilk filmi. Şaşılacak bir durum açıkçası. Bir insanın ilk filmi bu denli harikaysa gelecek filmlerini iple çekiyorum kendisinin.



“Tajja” filminin kötü karakterini, filmi izlemişseniz hatırlarsınız. Yun-seok işte burada farklı bir karakterde yer alıyor. Polislikten atılan bir pezevenk kendisi… İşte birçok "kızı" var ve bunları pazarlıyor; ama kısa zamanda kızlarının "işi bırakma" durumunun farkına varıyor. Kızların emekli olmasına anlam veremeyen adam da son (sözde) işi bırakan kızın peşine düşüyor ve tesadüf eseri bu kızların hep aynı müşteride buluştuktan sonra ortadan kaybolduğunu görüyor. Film de işte burada kendisini göstermeye başlıyor. Bunun bir spoiler olduğunu sakın sanmayın. Filmin bir "seri katili yakala" filmi olduğu zaten kapağından bile belli. Karakterimiz polis değil; ama polis arkadaşları var departmanda. Her türlü gücü kullanarak kızı bulmak istiyor film boyunca ve iki saat boyunca karakterin kendi içinde nasıl değiştiğini, aslında nasıl "biz" olduğunu görüyoruz. Filmin en büyük başarısı hikâyedeki minik sırları size bir adım önceden anlatması ve sanki dedektif sizmişsiniz gibi, olayları karşıya aktarmaya çalışmanızı beklemesi. Uzun süredir böyle bir filmle karşılaşmamıştım açıkçası.

“Memories of a Murder”a bu yönü aslında bir hayli benziyor; ama “The Chaser”ın çok farklı yönleri var. Harika bir screenplay çalışması söz konusu öncelikle. Film aslında gayet karanlık bir film; ama bazı yerler o bilindik Güney Kore mizahıyla doldurulmuş (bilerek). Özellikle karakol planları çok leziz… Hem biraz soluk almanıza, hem yan konuların ilerlemesine yardımcı oluyor hem de "klasik olay örgüsünde ironinin değeri" adlı dersi biz öğrencilere şipşak gösteriyor. Deli gibi kıskanıyorum Asyalı senaristleri ya bu yüzden. Allah nasıl bir yetenek vermişse artık...

Şöyle bir baktığımda internete, seri katil, filmin tek zayıf noktası olarak gösterilmiş. Bence bu bilerek yapılmış bir şey. Mr. Brooks gibi bir karakter olsa daha mı iyi olurdu film? Hayır elbette. Katil karda yürüyüp de izini belli eden ama bundan zekâsıyla kurtulan bir psikopat. Özellikle filmin sonuna denk gelen son kurbanını deştiği sahne inanılmaz. İNANILMAZ yani. Beş defa geri sarıp izledim.



Ayrıca film Güney Kore'nin güvenlik merkezlerini de bir nebze olsun anlatmaya çalışmış. Yeni yönetmen resmen açmış ağzını yummuş gözünü. Gerçek hikâyelere dayanmadığı için de filmi, çok göze batmamış galiba yoksa cidden filmde büyük insan hakları suçları var. Öyle efekt kasmadan, onlarca karakter kullanmadan, onlarca mekanı talan etmeden, milyonlarca dolar harcamadan, onlarca kötü film çekmeden de harika filmlerin yapılabildiğini görmek heyecan verici gerçekten. Hollywood'un bu filmin remake'ini çekip batırmaması için hiçbir neden yok aslında. Her şey olması gerektiği gibi…

Son olarak, filmin sadece Kore'de beş milyon bileti geçtiğini, yedincisi düzenlenen Kore Film Ödülleri’ni de resmen silip süpürdüğünü belirtelim.




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010