Ayakkabının İçindeki Taş - Lars Von Trier

1956 Danimarka doğumlu, kırmızı halı bağımlısı, sinema çevreleri tarafından deha kabul edilen Lars Von Trier; ya çok seveceğiniz ya da nefret edeceğiniz türde bir sanatçı. Sansasyonlara yol açan filmler çekmekten çekinmeyen hatta kimilerine göre sırf sansasyon olsun diye film çeken ilginç bir kişilik o. “Europa”dan, “Idiots”a, “Dancer In the Dark”dan, “Kingdom”a kadar neredeyse her filmiyle birçok önemli ödülü evine götürmüş ve büyük tartışmalara yol açmış büyük bir yönetmen kendisi.



Kendisini yüzyılın en önemli yönetmenlerinden biri sayanlar olduğu gibi ondan nefret edenler de bir hayli fazla. Trier’in klasik sinema anlayışına ters düşen dili, seçtiği provokatif konular nedeniyle aldığı ödüller, bazı eleştirmenler tarafından alkışlanırken diğer gruplar tarafından sövgü ve hakaretlere boğulmaktan bugüne kadar kurtulamadı. İlk olarak “Europa” ile dikkatleri çeken yönetmen, Danimarka devlet kanalı için çektiği “Kingdom” adlı gerilim dizisi ile bir anda kendini büyük bir şöhret sarmalının içinde buldu. Ardından gelen “Breaking the Waves” Avrupa'da heyecanla karşılanır ve kült bir film haline gelir. Bilindiği gibi “Breaking the Waves” Türkiye'de de bir hayli sevilen ve sanat çevrelerinde Von Trier’i popüler hale getiren eser olarak kutsanmış durumda. “Breaking the Waves”in estirdiği olumlu hava neticesinde kendisi ile aynı fikirleri paylaşan belli başlı bazı yönetmenler ile Dogma 95 Manifestosu'nu açıklayan Trier yeniden tüm ilgiyi üzerine çeker. Dogma 95 manifestosu kısaca sinemada doğallığa dönüşün altını çizen bir kurallar silsilesiydi. Yapay ışık, müzik, steady-cam gibi neredeyse sinemayı sinema yapan her şeyin yasak olduğunu belirten bu anlayışı, kimileri heyecanla alkışlarken kimileri çocukça bir kibir ve megalomanlık belirtisi olarak tiksinti verici buldu.

Dogma 95 Manifestosu bütün o büyük ve iddialı laflarına rağmen oldukça karmaşık ve çelişkili sonuç yaratıyordu. Manifesto filmleri birer birer ortaya çıkarken yeni sorular da birbiri ardına geliyordu. İlk başlarda orijinal ve yaratıcı görünen eserler, doğal olmaktan ziyade tam tersine izlediğiniz şeyin film olduğunun altını kalın harflerle çizen tuhaf, teatral ikizlere dönüşüyordu. Sallanan kameralar, karanlıktan görünmeyen yüzler kaçınılmaz bir şekilde sizi izlediğiniz şeyden yabancılaştırıyor, doğal olmaktan ziyade Brecht eserlerindeki yabancılaştırma oyununun başka bir türüne dönüşüyordu. Doğal olmak adına yapılan müziksiz, ışıksız yapıtlar doğal olmaktan gayrı her şeye benzer hale gelmişti. Amma velakin Lars'ın başını çektiği bu akım, sinemadaki klasik algıyla oynayarak bir dönem gerçekten de putları kırmayı başarmıştı. Yine de herkes sinemada böyle devrimsel nitelikte yenilikler peşinde olan sanatçıların belli kurallara bağlı kalarak film çekmesinin nereye kadar mümkün olacağını merak ediyordu?

Cevap herkesin beklediği gibi oldu. Dogma hareketini başlatan isim olan Von Trier harekete ilk ihanet eden isim olarak yine kayıtlara geçer. “Dancer in the Dark”ta müzikal anlamda kendisi gibi bir deha kabul edilen Björk'ü başrolde oynatan Von Trier, kurucusu olduğu dogma hareketinin üstüne bu filme hiç düşünmeden çizik atar. Kimbilir belki de artık manifesto görevini yerine getirmiş artık bu doğal filmler bizzat sıradan olmuştur. “Dancer in the Dark” ve aldığı ödül de bir hayli tartışılır. Filmi müzikal anlamda çığır açıcı bulanlar olduğu gibi duygu sömürüsü yapan ve manipülatif bir paçavra sıfatıyla niteleyen sinema yazarları öfke kusmaktadır. Bir kenardaysa Von Trier ABD’ye olan nefretinden ve uçak korkusundan bahsederek adeta herkesle dalga geçmektedir. Nitekim ödülün ertesinde tüm Fransız gazeteleri “Dancer in the Dark”ın Cannes'da aldığı ödülün ardından salonun yarısının filmi alkışlarken, yarısının da yuhaladığını yazmaktadır. Filmin jüri gösterimi sırasında üyelerin gözyaşlarına boğulduğunu bir hakaret unsuru olarak dışarıya sızdıran sinema yazarları ise kafaları karıştırır. Sahi filmin insanları böylesine ağlatması bir suç mudur? Setlerde ölesiye bir şekilde kavga eden Björk ve Von Trier'in ödül töreninde dahi barışmamaları ise işin magazin boyutudur. Zaten Von Trier'in oyuncularına ve set ekibine berbat davrandığı herkesin bildiği bir sırdır. Ama daha ilginci bir sonraki başyapıt “Dogville” setinden sızan skandal haberlerle gelecektir.

Lars von Trier'in bizzat Nicole Kidman için senaryosunu yazdığı iddia ettiği “Dogville” belki bir başyapıttır; ama Nicole Kidman'ın Von Trier'le barışamayan yıldızı filmi hazin şekilde baltalar. Hatta Trier'in setteki tanrısal gazabından kurtulamayan Kidman'ın yönetmenden tokat yediği söylentisi ortalığı sarsar. Bir üçleme olarak düşünülen “Dogville” ise bütün bu skandalların ardından Kidman'ı kaybeder. Ama film öylesine güçlü ve başarılıdır ki Trier'in kariyerinde adeta yeni bir dönüm noktası olur. Artık herkes ondan muhteşem kült eserler beklemektedir. Brecht'in tiyatro eserlerine enteresan göndermeler yapan, yerlere çizili tebeşirlerin ardında evdeymiş gibi mizansenler çizen ABD karşıtı bu güçlü deneysel dram sanat çevrelerini sarsar. Lâkin bir sorun vardır; bu huysuz adam setteki teknik ekipten yıldız oyunculara herkesi çileden çıkarmaktadır. Nitekim “Dogville”in devam filmi  “Manderlay” filmin belkemiği Nicole Kidman'ı kaybedince pırıltısını belli ölçüde kaybeder. Sanki o muhteşem atmosfer tersine dönmeye başlamıştır. Haneke’ye yöneltilen kendini tekrar ediyor yergileri Lars von Trier için de tavan yapar. Entelektüel grupların bir kısmı ise filmlerini kadın düşmanlığı yapmakla itham eder olmuştur. Gören gözler için zaten sır olmayan katolik-hıristiyan ahlak bombardımanı her filminde zaten vardır; ama filmlerindeki kadın düşmanı ton sanki her filminde dozunu arttırmaktadır. İlginç olansa kadın düşmanlığından ziyade filmlerinde daha çok insan doğasının berbatlığının altını çizmekte oluşudur. Trier kadınlardan değil; insanlıktan nefret eder gibi görünmektedir.

Fakat bu saptamalar oldukça cüretkar bir felsefi korku filmi “Antichrist” ile yeni bir yön kazanır. “Antichrist” başından sonuna kadar kadından nefret eden bir filmdir. Öyle ki doğa bile bundan nasibini alıp dişi bir yer olarak betimlenir ve doğanın kendisi de o doğurgan ve dişil haliyle cehennemin ta kendisi olur. Filmin sonu geçmişte yakılan cadıların yeryüzüne çıplak kadın bedenlerinin tezahuru şeklindedir. Anlarız ki tüm kadınlar birer küçük şeytandır ve kontrol edilemezler. Film ahlaki olarak bu sorunlu yapısına rağmen inanılmaz bir deneyim sunmaktadır. Görselliği, oyunculukları ve müzikleri başlı başına bir olaydır. Dolayısıyla herkes yine kafaları karışık bir şekilde filmi nereye koyacağını bilemez. Tüm nefret kampanyalarına rağmen filmin kadın oyuncusu Charlotte Gainsbourg Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülünü alır. Filme ise değişik yorumlar gelir. Yine de herkes filmin çok güçlü olduğu konusunda hem fikirdir. Trier kariyerine pornografik görüntüler içeren bir korku filmiyle devam etmiştir. Üstelik entelektüel linç çabalarına gülümseyerek kariyerimin en iyi filmini çektim yanıtıyla cevap vermektedir. Zaten o değil midir ki iyi film ayakkabının içindeki bir taşa benzer diyerek gülümseyen.

Trier, film çekme anlayışları benzemese de bir ölçüde Avrupalı meslektaşı Haneke’ye benzeyen bir sinemacıdır. İlk başta heyecanla karşılanan, daha sonra burun kıvrılan sanat sinemacıları. Trier kendisine tapanlar ve ondan nefret eden grupların arasında son derece eğlenerek filmlerini çekmeye devam ediyor. Bu felsefi oyuna herkes davetli… Sahi ayakkabılarımızın içine taşı kim koydu?


 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010