Unutulamayan Lost Anları

Dosya konusu “Lost” olunca üzüldüm. Zira bu diziyi ancak beşinci sezondan itibaren izlemeye başladım ve de beni o kadar da sarmadı. Ben “Lost”un kendi efsanesini yok edişini izledim sadece yani. En favori karakterim Faraday'dı; sevimli, şaşkın ve de zekiydi. Hatunlardan Claire ve Charlotte bence Ada'nın en güzelleri olarak tanımlanmayı sonuna kadar hak ediyorlardı. Asla yaşlanmayan Richard Alpert da taştı. İlk sezonlarda anlaşılan Jack de yakışıklıymış, vücut falan güzelmiş; ama sonra sarkmış, yaşlanmış işte. Sawyer'ı oldum olası sevmedim zaten. Her neyse. Benim bu diziyle ilgili unutulmazım yok gibi bir şey. Ben bu yıl dizi ve de final olarak “Supernatural”ı önermek isterim cümle âleme. “Lost”un berbat finalinden evvel “Supernatural”ın dizi finali gibi bir sezon finali ile ağzımda müthiş bir tat bıraktıklarını söylersem kimse kızmasın. Dizi, karakter, senaryo dediğin “Supernatural”dır. En sevdiğim şakaları, Dean'i, Chevrolet Impala'yı, Dean'in komikliklerini, en sevdiğim bölümleri tek tek anlatırım vallahi. “Lost” da neymiş diyor ve de konuyu “Supernatural Rocks!” diyerek kapıyorum. Cidden yahu, “Lost” da neymiş?

Beş senemi verip 8-10 bölümünü arka arkaya manyak gibi izlediğim, dünyanın geri kalanı gibi hakkındaki teorilerle yatıp teorilerle kalktığım ve başlasın diye Haziran-Ocak ayı arasındaki dönemi zor ettiğim bir dizinin finali için hiçbir zaman "tatmin olmanın doruklarına ulaşayım" gibi erotik bir yaklaşım benimsemedim, hele ki son iki sezonda yokuş aşağı giden vaziyetten sonra. Ancak böylesi bir fenomene dönüşmüş ve ortaya attıkları sorularla altı sezon boyunca seyircisini maymun etmiş bir dizinin senarist / yapımcılarının izleyiciyi çok fazla salak yerine koymayan, bunca zaman ekran karşısında geçirdikleri zamanı heba olarak görmesine sebep olmayacak bir sonla bitirmesini istemek de hakkımız olsa gerek. Artık sonuna gelmiş ve merak edilen pek çok konuda cevap verme nezaketini göstermemiş dizi yaratıcılarının son bölümde bizi cevap bombardımanına tutup aklımızı alacaklarını düşünmek kibar tabirle "saflık" olurdu; fakat bu "ne verseler kabul edeceğiz" gibi bir bakış açısını beraberinde getirmiyor. Konunun bağlanış şeklinden ziyade diziyi aslında dört sezon önce bırakmış; ama yapımcıların finali en başından beri planladığı gibi yaptıklarını söyleyen J. J. Abrams'la Jeffrey Lieber ve Damon Lindelof'un açıklamalarının birbirini tutmamasına daha fazla sinir oldum ben. Dizinin sonu hakkında kendilerinin bile fikir sahibi olduğundan ciddi şüphelerim var. Ben Abrams'ın aslında başından beri diziyi bilimsel temellere oturtmayı planladığını (“Fringe”te gördüklerim kadarıyla orda ortaya attığı teorileri “Lost”ta uygulamak istiyordu; ama “Fringe”in yapısı buna daha müsaitti), fakat diziden ayrılmasıyla birlikte Lindelof ve Lieber'in ellerinde kalan materyallerle ancak iki sezon daha dayanabildiklerini ve o noktadan sonra ufaktan batırmaya başladıklarını düşünüyorum.



Zamanında Abrams'la beraber seyircinin aklını alma amacıyla o kadar fazla soru ortaya attılar ki, gün olup devran döndüğünde nereden başlayıp neye nasıl cevap vereceklerini şaşırdılar. Bu bocalamayla, bilimden yavaş yavaş metafiziğe, oradan da Hollywood'un kurtarıcısı "Din"e bağladılar mevzuyu. "Sıçtık, tüyü nereye dikelim?" sorusunun da finalde çok etkili olduğu kanısındayım. Bir bölüm geldi ki İngiliz Fantastik Edebiyatı uyarlaması mı izliyoruz diye bir silkelendiğim bile oldu. Ben Jacob ve Men in Black ile ilgili olan bölümde bile ellerindeki materyali pek iyi değerlendiremediklerini düşünüyorum. O vakit anladım ki biz artık bu diziden daha da fazla bir şey öğrenemeyeceğiz. Finaldeyse zaten son sezon başında ortaya attıkları Sideways muhabbetine yalnızca açıklama getirdiler; ki son derece lüzumsuz, son sezon olmasına, daha verilecek tonlarca cevap bulunmasına rağmen halen seyirciyi şaşırtmak amaçlı yapılan ucuzca bir hamle olduğunu düşünüyorum. Hiç böyle bir şeye kalkışmayıp oradan arttıracakları zamanla daha adam akıllı, daha bol açıklamalı eli yüzü düzgün bir son sezon geçirebilirdik. Sideways bilmem ne derken bir noktada odak noktasını da kaybettiler mevzunun. Böyle ucuz bir girişimin bağlanışı da haliyle aynı oranda ucuz oldu. Geçen günlerime, izlediğim saatlere acıyıp kafamı duvarlara vuracak, "vay efendim onca senemi bunun için mi harcadım" diye bık bık çemkirecek değilim. “Lost”un nihayetinde biten, güzel bir macera (bilhassa ilk 4 sezonu) olduğu kanısındayım ancak yapımcılar "Destiny Found" gibi tagline'ları sonraki projelerinde satsınlar bir zahmet. Bu kadar beklenti oluşturulan bir dizinin bu kadar bayat bir sonla bitmesini isteseydim anneme de verebilirdim kağıdı kalemi. O da bilirdi herhalde "kısmet, şurda ne yazıldıysa o" diye mezvuyu bağlamasını.  



Kaç yıl geçti aradan ayrı gayrı demeden ekran başında sayılamayacak bir izleyici kitlesinin ortak noktasıydı “Lost”. Kişisel açıdan ele alırsak ilk başlarda bu furyaya kendi kendime "hayır izlemeyeceğim" dedim, sonra başladım izlemeye ve tabir-i caizse “exorcist” misali kafayı döndüre döndüre izledim, kulağımda terk edilmiş karanlık mekândaki salıncak sesi ile J.J. Abrams çocuklarının “baaad robooot” diye çınlaması benim üzerimde karışık bir Dharma deneyi etkisi yarattı. Geçmiş, gelecek, geniş zaman derken yayarak oturduğumuz yerden kafamızın üzerinde çizili on yüz bin milyon baloncuk sorusunu da finalle az çok yuttuk. Bilimdi, dindi demeden bir son bölüm dile geldi, kimileri çok büyük hayal kırıklığına uğradı, kimileri tatmin edici buldu. “Lost” kurbanlarımız "Ada, ben ayrılmak istiyorum" dedi, ada kah onay verdi kah geldiğin gibi geri döneceksin diye emretti. Geriye pek çok ayrıntı kaldı: Richard'ın gömleği, Benjamin'in "yaptım; ama bir sor neden yaptım" Şener Şen tavırları ve bahçede gulyabani gibi kalışı, Jack'in t-shirt’ü ve sırt çantası, Sawyer'ın "hele bebek ne yaptın ya" bakışı, Sayid'in kendini her seferinde James Bond takdimi gibi "ben Sayid Jarrah ve ben de bir işkenceciyim nihayetinde" diye kendini tanıtması, gönül insanı Desmond'ın aşkı, Kwon'ların kafalarına vurdukça İngilizce konuşmaya başlamaları, John Locke insanının söze bıçak atarak başlaması, vs. Kısaca Jack gibi gözümüzü kapayıp açana kadar geçmedi bu uzun yıllara yayılan tutku. Bölüm bittiğinde birkaç kez öksürdüm, bekleme aşamasının bittiğinin farkına varacağım. Sanıyorum hala dizi devam ediyormuş gibi geliyor, alışacağım elbet... Ne demişti Melih Kibar; "İşte öyle birşey!"

Benim için Lost'un unutulamayan anı nedir deseler hiç düşünmeden ikinci sezonun birinci bölümünde; henüz bir kaç bölüm önce; stadyumda Jack spor yaparken ilk kez karşılaştığımız Desmond'u Hatch'te görmemizdir derim. Hatch'in ortaya çıkmasıyla dizinin ilk büyük 'merak'ını yaşamıştık hatırlarsanız. İşte bu büyük merak'ı ona katlayan olay; içinden Desmond Hume'ın bir anda belirmesidir. O gece rüyamda bin bir türlü Lost rüyası görüp afallamıştım. Sabah uyandığımda "bu dizi Jack'in bir rüyası muhtemelen, açılış sahnesindeki o göz kapanır dizi biter" demiştim. Az çok doğru tahmin etmişim diyorum şimdi.



 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010