Prince of Persia: The Sands of Time - Pers Prensi: Zamanın Kumları
Yatay eksende ileri geri hareket eden iki boyutlu karakterlerin üçüncü boyuta erip Nirvana’ya ulaşması; “W-A-S-D”’nin yerini kare-üçgen-yuvarlak-çarpıya bırakması (belki sizin için A-B-X-Y de olabilir); hareket sensörlü kumandalar, oyun sektöründe geriye baktığımızda gözümüze çarpan gelişmeler. Küçük yaşta evimize giren bilgisayar (her ne kadar aslında “eğitim” amacıyla alınmış olsalar da), gayet tabi birçoğumuzu oyun müptelası haline getirdi. Bu sayede belki hızlı reflekslerimiz, sniper kıvamında nişan kabiliyetimiz oldu; ama 80’li yıllarda doğmuş olan kız çocukları için çok da hayırlı bir durum olmadı bu. Bilgisayar oyunlarından kafalarını kaldıramayan yağız gençler, kızların varlıklarını olması gerekenden çok daha sonra fark ederek zavallı bizleri daha küçük yaşta asker yolu bekler kıvamına soktular. Böyle olacağını öngören ben, belki bilgisayar oyunlarına ilgi duyarsam erkeklerin ilgisini çekerim diye düşünerekten yaşıtlarımdan biraz öne çıktım; ama domuz olduğumdan bu sırrımı kimseyle paylaşmadım. Zaten erkek başına üç kızın düştüğü İzmir’deydim, bir de potansiyel rakiplerime tüyo mu verseydim? Böyle durumlarda orman kanunları geçerli olur; “Survival of the fittest”. Kimse gücenmesin, darılmasın; İzmir’e de iç göçler başlamasın.

Çok bilge bir filmden öğrendiğime göre; teknolojinin ne yönde gelişeceğini belirleyen iki sektör var; oyun ve porno. Basit bir örnekle açıklamak gerekirse, Sony Playstation 3 için bluray formatını tercih etti, HD-DVD’ler yalan oldu. DVD koleksiyonlarını HD-DVD’ye çevirmeye başlayanlar dizlerini dövedursun, oyun sektörü gidişatı bu kadar etkileyebiliyor ise bu sektöre yatırılan paraya ve harcanan emeğe de saygı duymak lazım. Artık yaşım büyüdüğü ve bilgisayarı bütün gün iş için kullanmaya başladığım için, akşamları eve geldiğimde tekrardan bilgisayar başına oturup oyun oynamak bana sıkıcı geliyor. Gel gör ki gene de oyun oynama hazzından uzak kalmamak adına konsollara yöneliyorum. Ubisoft firması da diğer büyük oyun firmaları gibi böyle bir durumu fark etmiş, tee 1989 yılında bilgisayarımızda 8bit oynadığımız “Prince of Persia” oyununu alıp allayıp pulladıktan sonra konsollara taşıdı. Oyunun bu kadar ilgi görmesini sevgili Pers Prensi’nin karın kaslarına borçlu olduğunu sanmasam da; duvarlarda yürüyen, kornişten kornişe seken Çin akrobatı asıllı prensimizin bu işte büyük parmağı olduğunu sanıyorum.

Oyun bu kadar ilgi görmüşken haydi bir de filmini de çekiverelim de gönüller bir olsun denilen ilk oyun “Prince of Persia” değil elbette. Daha önceleri “Mario Bros” ve “Tomb Raider” ile benzer bir hezeyanla karşılaştıktan sonra açıkçası prensimiz için de çok iyi duygular beslememekteydim. Üstelik bir de ikea koltuğu soyadlı Jake Gyllenhaal’in oynadığını öğrenince umudumu hepten yitirir haldeydim. Ama sağ olsun diziler kralı Jerry Bruckheimer dizginleri eline almış ve ortaya “devamı çekilse gider izlerim” bir film çıkmış.
“Prince of Persia” (ya da Türkçesi kulağa adeta Şemsi Paşa Pasajı gibi gelen “Pers Prensi”), türünün daha önceki örneklerini bildiğim için beklentilerimin çok çok üzerinde bir film. Yormayan bir oyunculuk, yüksek dozajlı bir aksiyon, göz kamaştıran görsel efektler ile 2 saate yakın bir maceranın içine giriyorsunuz. Filmin tek dezavantajı, kendi naçizane fikrimce, kast seçiminde gösterdikleri hafif özensizlik. “Spoiler” gibi olmasın ama, kötü adam rolünü sürekli kötü adamları canlandıran bir oyuncuya verirseniz senaryoyu baştan ele veriyorsunuz. Bir de ekranda “boobs!” demesine alıştığımız bir insanın Pers Prenslerinden birini oynuyor oluşu ilk başlarda zorluk yaratsa da sonradan gözünüz alışıyor. Filmi izlerken içinden sürekli kare-kare-kare-üçgen diyenlere de buradan selam ederim.

|