Bir Moda İkonu: Ali MacGraw

Love Story denince insanların aklına ilk olarak 70’lerin kült filmi, iç burkan bir aşk hikayesi ve vakti zamanında müzik kutularının içinde bile çalan efsanevi müziği gelecektir. Bir de tabi 70’lerin bohem şıklığını yansıtan, tamamen doğal güzelliği ve abartısız tarzıyla bir moda ikonu haline gelmiş Ali MacGraw….

Güzellik anlayışının tek tipleştirildiği, insanların aynı fabrikadan çıkmışçasına birbirine benzediği, estetik operasyonlarla, kozmetik dünyasının bize sağladığı sayısız seçeneklerle insanların güzelliğinin yapaylaştırıldığı, birer plastik bebek haline getirilmeye çalışıldığı şu dönemden çıkıp biraz geriye, 70’lere doğru yol alsak. Bugün eskiyle yeniyi modernize eden, bohem şıklıklarıyla göz dolduran Kate Moss ve Sienna Miller gibi moda ikonlarının belki de atası sayılabilecek Ali MacGraw’u yeniden ansak ve hatta ilham alsak. Upuzun, boyasız ve ortadan ayrık saçlarıyla, makyajsız suratıyla, kalın kaşlarıyla doğallığın ve sadeliğin önemini yeniden hatırlasak…

1960’larda Ali MacGraw

Ali MacGraw 1939 yılında, İrlanda asıllı bir Amerikalı baba ile Yahudi asıllı bir annenin kızı olarak New York’ta dünyaya geldi. Genç kızlık yıllarında, Wellesley Koleji’nde burslu olarak okumaya başladığı o dönemlerde dahi tarzı ve kıyafet seçimiyle, yarattığı zengin hippi imajıyla bir şehir efsanesine dönüşmeye başlamıştı bile. Okuldan mezun olduktan sonra ise Harpar’s Bazaar’ın moda editörü Diana Vreeland’in asistanlığını yapmaya başladı ve dönemin efsanevi modelleri olan Veruschka, çok beğendiği Jean Shrimpton gibi isimlerle bir araya gelme fırsatını yakaladı.

Orada geçirdiği  6 aylık bir sürenin sonunda MacGraw’ı çok çalışkan olarak nitelendiren fotoğrafçı Melvin Sokolsky kendisini asistan olarak işe aldı ve 6 sene boyunca beraber çalıştılar. Bu dönemde tarzı ve güzelliğiyle Chanel’in de dikkatini çekmeyi başararak Chanel banyo ürünlerinin tanıtım kampanyasında yer aldı. Böylelikle kameranın arkasından önüne geçerek modelliğe de ilk adımını atmış oldu.

Hiçbir zaman oyuncu olmayı düşünmüyordu, “Goodbye, Colombus” filminin seçmelerine giderken bile. “Bir oyuncu ya da yıldız olmak için yeterince aç değilim.” diyen MacGraw’un yeterince aç olması ya da bunun için özel bir çaba göstermesi de gerekmiyordu aslında. Çünkü filmin seçmelerine gitmek için bindiği otobüsten indiği andan itibaren bütün film ekibinin gözleri ondaydı ve o daha bilmese de rolü almıştı bile.

1970’ler ve Love Story

Ali MacGraw hiç şüphesiz ki hepimizin hayatına üniversiteli bir genç kızı canlandırdığı Love Story filmiyle girer. Birbirini çok seven iki üniversiteli gencin hikayesidir bu. Film Ali MacGraw’un üzerine göre dikilmiştir sanki. Filmde anlatılan hikaye, sade, yalın, abartısız, doğal, duygu sömürüsünün yapılmadığı ama izledikçe kendinizi kaptırmaya engel olamadığınız, gerçek bir aşk hikayesidir, tıpkı Ali MacGraw gibidir. O da böyle hissetmiş olacak ki senaryoyu okur okumaz kabul eder ve bu filmdeki oyunculuğu ile en iyi kadın oyuncu dalında Oscar’a aday gösterilir.

Ardından sırasıyla The Getaway, Convoy, Players, Just Tell Me What You Want gibi filmlerde rol alır. 80’lerde de birçok dizi ve film ile karşımıza çıksa da kuşkusuz altın çağını 70’lerde yaşar. Bütün ilgileri üzerine çekmesinin ve özgün tarzının da etkisiyle 1971’de Time Dergisi’nin kapağında yer alır.

Ali MacGraw Stili

Calvin Klein onu “ Mükemmel bir Amerikan tarzının örneği oldu. Başlangıçta sadece zengin hippi imajı gibi gözükse de zamanla bunun ötesine geçmeyi başardı ve onu Katharine Hepburn, Jackie Onassis, Babe Paley ve C. Z. Guest gibi efsane isimlerin yanına taşıdı.” diye tanımlar. Film eleştirmeni Vincent Canby ise onu masumluğun ve kurnazlığın mükemmel bir karışımı olarak tasvir eder. Marc Jacobs, MacGraw tarzını favori tarzlarından biri olarak nitelendirir, birçok tasarımcıya esin kaynağı olur.

Ali MacGraw stilinin en büyük özelliği içgüdüsel, rahat, sade ama sofistike olması. Sırrı çok fazla uğraşmadan farklı ve özgün parçaları birbiriyle birleştirerek uyum yakalamasında yatıyor. Boğazlı kazakların altına giydiği geniş paça pantolonlar, sütyen giymeden rahatça üzerine geçirdiği mini elbiseler, uzun atkılar, özellikle yanları çiçekli olanlarını tercih ettiği ve sonrasında “Ali Cap” diye adlandırılmaya başlanan örgü bereler, mini etek ve şortlarla kombinlediği diz üstü çizmeler, tercih ettiği büyük, bohem ya da omuza çapraz asılan çantalar ile sizce de günümüzdeki birçok stil ikonuna ilham olmuyor mu ya da birçoğu ikonluk mertebesine onun izinden gittiği için ulaşmıyor mu?





 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010