Linkeroever / Left Bank

Avrupa Sineması’ndan korku filmi örneklerini izlemek her zaman heyecanlandırıyor beni. Özellikle geçen sene izlediğim “Let the Right One In”den sonra bu heyecan her defasında daha da artmaya başladı. Belki “Let the Right One In” gibi “korku” türünde bir film olarak nitelendirmek yanlış olur; ama korku öğelerini de fazlasıyla barındırıyor “Linkeroever”. Birçok kısa filmleri ve bu filmi dâhil üç uzun metrajı olan Pieter Van Hees’ın ilk korku filmi denemesi “Linkeroever”. Bizim sinemamızda olduğu gibi Belçika Sineması’nda da pek fazla korku filmi bulunmuyor maalesef. Bu yüzden böyle güzel örnekleri bulduğumuzda kaçırmamak gerek. Başrollerde biraz acemi sayılabilecek olan Eline Kuppens ve Belçika’da hatırı sayılır bir üne sahip olan Matthias Schoenaerts bulunmakta.

Marie, Portekiz’de yapılacak olan Avrupa Şampiyonası’na hazırlanan bir orta mesafe koşucusudur. Çok fazla sosyal hayatı olmayan, kendini sadece işine, koşmaya adamış biri. Filmin daha başlarında yapılan seçmelerde yaptığı dereceyle iki hafta sonra düzenlenecek olan Avrupa Şampiyonası’na gitmeye hak kazanır. Daha sonra antrenmanlarını sıklaştırır ve bir gün çalıştığı salonda şans eseri - ya da değil -, Bobby ile karşılaşır. Önceleri pek yüz vermese de yaşadığı olaylar ve Bobby’nin çabası sonucunda birbirlerinden uzak kalamazlar. Aniden nedeni belli olmayan bir hastalığı çıkınca, en azından bir ay dinlenme süresi verilen ve hiçbir amacı kalmayan Marie, Bobby ile daha fazla vakit geçirmeye başlar. Hatta Bobby’nin evinde yaşamaya başlar. Bobby “Linkeroever / Left Bank” denilen tarihi orta çağlara dayanan, önceleri toplumdan dışlanmış insanların yaşadığı yere kurulmuş bir sitede oturmaktadır ve üstünden çok zaman geçmesine rağmen hala “Linkeroever / Left Bank” hakkındaki dedikodular bitmemiştir. Marie başlarda bunlara kulak asmamayı denese de, evin daha önceki kiracısının başına gelenler, yaşadığı baş ağrıları, kusmaları ve yakınlarının başlarına gelenler yüzünden daha fazla kulak ardı edemez söylentileri ve araştırmaya başlar.

Çok sağlam bir şekilde açılıyor film. Daha ilk sahneden filme odaklanmak hiç zor olmuyor; ama ikinci yarısında temposunu düşürüyor sanki biraz. Hikâyeyi sona erdiren olayların hazırlanışı ve gösterilişi… Bu iki kısım çok kısa tutulmuş gibi geldi bana. Aslında birçok küçük konuyu ve türü barındırıyor film. Daha önce de belirttiğim gibi salt korku filmi değil. Çoğu Hollywood korku filmindeki gibi yüksek ses ve iğrenç görüntülere sırtını yaslayıp ani olaylarla korkutmaya çalışmıyor izleyiciyi. Ağır basan diğer yanlarından biri de psikolojik drama. Kimi zaman bir korku filmi izlediğimizi unutturan sahneleri de yok değil hani. Marie’nin yaşadığı olaylara verdiği tepkileri, hislerini çok güzel aktarmış yönetmen. Olayların devam etmesi için yazılan bir sahneyi, karakteri analiz etmek için koyduğu küçük ayrıntıları çok beğendim. Korkutmak için efekt eklemek yerine karakter ayrıntılarının üzerine düşmesi büyük artılar eklemiş filme. Ana hikâyede hiçbir aktif rolü olmamasına rağmen yön şaşırtmak için eklenen yan karakterler ise çok iyi düşünülmüş. Filmde aksamayan bir diğer konu ise oyunculuklar. Tecrübesi olmamasına rağmen Eline Kuppens için çok iyi oynamış diyebilirim.

Dizindeki rahatsızlıktan dolayı aksayarak yürümesi gerekirken bazen normal yürümesi gibi bazı küçük tutarsızlıkları olmadı değil hani; ama o kadar göze batmıyor filmin geneline bakınca bunlar. Makyaj konusunda ise maalesef sınıfta kalıyor. Özellikle Marie’nin dizine yapılan makyaj çok acemice ve verilmek istenen hem gizemli hem iğrenç havayı veremeyen bir çalışma olmuş. Bunlar dışında görüntü yönetmenliği açısından çok başarılı bir film. Filmin çekildiği yer zaten korku filmi havasına yeterince yardım etmekte, bir de buna görüntü yönetmeninin eklediği kareler eklenince, filmi görüntü açısından kusursuzlaştırmış. Özellikle sevişme sahnesinde çok estetik görüntüler elde edilmiş. Atlanmayacak bir diğer konu ise bazı parti sahnelerinde çalan gruplar ve şarkılarının güzelliği. Çok kısa olmalarına rağmen, insanı etkiliyor anında. Sonuçta Avrupa’dan çıkmış belki bir şaheser olmayan; ama gayet güzel bir korku-dram filmi “Linkeroever”. Avrupa Sineması’nı, özellikle “Rosemary’s Baby”i sevenlerin hoşlanacakları tarzda bir film olmuş. Yönetmen daha çok komedi türünde filmler yönetmiş olmasına rağmen, bu işin altından kalkmayı becermiş.




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010