The Dead Weather - Sea of Cowards
Jack White'ı hatırlıyorsunuz değil mi? Meg ile aralarındaki şüpheli ilişki, kırmızı beyaz şekerler, şemsiyeler, annemizin kalbini ısıtan çocuk olmak istemesi... Aslında çok geçmedi bunların üzerinden ama White bu kurallarını kendi koyduğu konsept dünyasından bir koptu pir koptu. Meğer herşey üzerine kahverengi eskimiş bir deri ceket almasına bakıyormuş. Şahsen en büyük merakım White Stripes'a geri döndüğünde nasıl hiçbir şey olmamış gibi davranacağı yönünde. Arada küçük konserler, belgeseller ile "White Stripes güzel bişeydir biliyorsunuz" dese de bunlar ne kadar etkili oluyor bilemiyorum. Elbette şimdi White'ın gruplara sığmaz taşar müzikal yeteneğini sorgulayacak, "ne gerek vardı?" diyecek değilim yalnızca White Stripes fanlarının bu küçük problemlerini belirtmek istedim. Onun dışında, bırakırsanız her mevsime başka bir grup sığdırabilecek durumdaki White'ın yan projeleri arasından favorisinin The Dead Weather olduğunu düşünüyorum. Bir kere, Detroit doğumlu olmasına rağmen içinde büyük bir güneyli yaşattığı belli ve grup sayesinde hep olmak istediği o saçı başı dağıtmış, kirli kıyafetli, güzel aksanlı insan olabiliyor üstüne de The White Stripes ve The Raconteurs'dan farklı olarak bunu şeytanın müziği olarak bilinen ağzı bozuk blues ile yapıyor. Ve bir de açıkçası 10 aya 2 albüm sığdırmış olmaları da büyük bir ipucu olmadı değil. "Evet psychedelic blues yapıyoruz öyle bir durumumuz var" dediğinde "ilginçsin filan ama saçmalıyorsun Jack White" demiştim içimden (içimden çünkü bu Jack'i üzebilirdi) fakat tez zamanda bu tribal ruh halinin en iyi çaresinin Sea of Cowards'dan herhangi bir parça olduğunu öğrendim.
Öncelikle bu kadar White demişken The Dead Weather'ın aslında bir "supergroup" olduğunu hatırlatma vaktidir. The Kills'den VV, Queens of the Stone Age'den Dean Fertita ve The Raconteurs'dan Jack Lawrence diğer üyeler. Bu ikinci albümde korkunçluk teması ve karanlık konusunda ayrıca Queens of the Stone Age'e yaklaşmış olmaları ilginç. Mesela "When you're so close to me/I can smell the gasoline/ I don't want a sweetheart/I want a machine" gibi sözlerden bahsediyorum. İlk albümden bu yana en büyük değişiklik ise distortion olmuş ama artık White'ın imzası haline gelmiş kolay, hemen kapılacak melodiler burda da fazlasıyla mevcut. Açılış parçası "Blue Blood Blues" bunun hem en iyi örneği hem de "All the white girls trip when I sing at Sunday service" gibi yine fazlasıyla güneyli sözleriyle favorilerimden. Gitarına Jimmy Page'in bile övgüler dizdiği White, The Dead Weather'da davul arkasında fakat bu noktada grubun en büyük problemi başlıyor çünkü öyle birşey yokmuş gibi davranıyor. Alison Mosshart sözde grubun vokali fakat White studyoda sürekli mikrofonu alıp "tatlım sen biraz arkada dur şimdi" demiş, evet olay kafamda bu şekilde cereyan ediyor hep. Mosshart'ın tek başına söyleyebildiği birkaç parça var, gerikalanı ya Jack White söylüyor ya da gereksiz bir düet içindeler. Gereksiz çünkü zaten sesleri o kadar benziyor ki kim nerede ne söylüyor anlaşılmıyor bile. Bu problem ilk albümde de rahatsız ediciydi hala öyle nasıl çare bulacaklar bilemiyorum. "The Difference Between Us" parçasını bir kaç gün önce yayınlanan True Blood'ın yeni sezon promosunda duyup "bu neymiş kimmiş ne kadar güzel" demiştim tamamını duyunca daha çok sevdim. İlk single "Die By The Drop" zaten Floria Sigismondi tarafından çekilmiş klibi ile fazlasıyla kafa alıcıydı. Kapanışı yapan "Old Mary" katoliklerin ve protestanların en bilinen günah çıkarma duası "Hail Mary"nin biraz değiştirilmiş versiyonu ve Jack White'ı dua okurken dinlemenin dayanılmaz bir hafifliği olduğunu özellikle söylemeliyim.
Yine oldukça iyi, güneyin bağırından kopmuş, grubun Tennessee'de kurulmasının hakkını verecek extreme blues güzellikleri ile dolu bir albüm yapmayı başarmış The Dead Weather. Bundan sonrası için ümidim iki albüm sonra The Raconteurs'dan sıkılan Jack White yüzünden aynı kaderi paylaşmamaları.

|