The Late Late Show with Craig Ferguson
"Tanıtımımız yok, paramız yok -- bu açık ara late - night showlar arasındaki en düşük bütçe -- hatta belki de Carson Daly'ninkinden bile düşük. Hiçbir şey almıyoruz. Ama bu yüzden büyük bir avantajımız var o da istediğimiz şeyi yapmamıza izin vermeleri. Ve ben bu takası kabul ediyorum". Bunlar, Amerika'da neredeyse her kanalda bir tane olan mühim late - night showların en tuhaf sunucusu Craig Ferguson nam-ı diğer Bing Hitler'in sözleri. Bahsi geçen bu serbestlik, televizyonumda aksanlı bir İngilizce ile konuşan yakışıklı bir adamı her zaman takdir etmesini bilmiş, bana bile en başta "fakat bu adam ne yapıyor? Kesinlikle patronun kızıyla evli" dedirtmeyi başardı. "The man in shadows" dediği, kameranın yanında oturan aynı zamanda prodüktör olan yönetmen ile muhabbete dalıp programı unutması, tamamen kafalarından uydurdukları bir sansürleme sistemi sayesinde istediği kadar; hatta bazen sorumluları delirtecek kadar küfür etmesi, politik görüşünü saklamaması, kuklaların programı ele geçirdiğini iddia edip koca programı sadece bir el kuklası ile yapması gibi şeyler bahsettiğim. Bunlara alıştığınızda, hem klasik Amerikan talk show’u parametreleri içinde olup hem de fazlasıyla kişisel, özgür ve samimi olmayı başarabilmesi o kadar etkileyici geliyor ki, programı bir kez izleyen birinin ertesi gün tekrar izlemek istememesini neredeyse ihtimaller dâhilinde bile bulmuyorum.

1995 yılından beri o ya da bu şekilde sunulmuş “Late Late Show” ile İskoçyalı, 47 yaşında, lise terk, eski alkol ve uyuşturucu bağımlısı, davulcu, komedyen, aktör ve yazar Craig Ferguson'ın on yıl sonra buluşması benim gözümde peri masalından hallice bir hikâye. 2004 yılında Craig Kilborn'un programı bırakması üzerine yapımcılar yeni birini ararken birçok isme deneme yaptırıyorlardı. Bunlardan biri de Ferguson'ın “The Drew Carey Show”da yıllarca birlikte çalıştığı Drew Carey idi. Sonrasında buna devam edemeyeceğini anlayan Carey "bir arkadaşının" adını verdi. Ferguson yalnızca birkaç program sonra bir anda standart bir uygulama olduğu söylenen altı yıllık bir anlaşma imzalarken buldu kendini. Saçları 19 yaşında beyazlamaya başlamıştı ve şimdi yukarıdakilerin isteği üzerine koyu kahverengi saçları ile kamera karşısında hareket etmeden elindeki kartlarda yazan şakaları yapıyordu. Araya da doğaçlama konuşmalar sokuyordu. Bu konuşmaların daha çok reaksiyon aldığını fark ettiği gün, elindeki kartları canlı yayında ilk defa yırttığı ve yazarlara artık şaka yazmayı bırakmalarını söylediği gündü.

NBC ile yaşadığı talihsizlik sonucu bir süre televizyondan uzaklaşan Conan O'Brien, uzun zamandır sevdiğim ve takdir ettiğim tek late - night sunucusuydu. “The Tonight Show”a geçtikten sonra kocaman bir stüdyosu, orkestrası hatta sidekick’i vardı. Fakat çoğu zaman o bile işaretli yere gelip durup, okuması gerekenleri okuyarak komik oluyordu. Ferguson inatla her zaman diğerleriyle aynı oyunda olmadığını söyledi. “Evet. Tamam. Ben de bunun gerçekten bir late - night talk show olmadığını biliyorum. Bu sadece aynı saatlerde olan bir şey…”. İçinde yalnızca iki koltuk, bir masa, bir sandalye ve bir de ünlü yılan kupasının olduğu 300 kişilik bir stüdyosu vardı. Orkestrası yoktu üstüne her zaman müzikal konuk almıyorlardı, programın iki tane ampul ile aydınlatıldığını, önceden hiçbir şey yazılmadığını, kamera arkasında yalnızca dört kişinin çalıştığını ve seyircilerin bedava tavuk vaadiyle kandırılmış evsizler olduğunu iddia ediyordu. Bu şekilde kendi şovundan tiksinir gibi davranması aslında tevazusunun eğlenceli biçimde ortaya çıkmasından ibaret elbette ki. Kanalı CBS de bundan payını sık sık alıyor. "Peki, ama Mr. Freguson şu an en çok izlenen late show olmanız?" diye soranlara; "Gecenin o saatinde koltuklarında cips kırıntılarıyla uyuklayan sarhoşların elektrik süpürgesi reklamları yerine woooow İskoçça konuşan şu adama bak! dediklerini varsayıyorum, kimsenin 00.35'de yapacak daha iyi bir şeyi olmuyor" diye cevap veriyor. Marie Claire dergisinin yaptığı, bizzat oy kullandığım "Yatmak isteyeceğiniz late - night sunucuları anketinde oyların %82'sini aldığında ise söylediği; “Bu beni ciddi anlamda korkuttu, high definition televizyonu olmayan insanları suçluyorum” idi. Conan - Leno olayına sessiz kalıyor, herkesin zamanı gelince şu anki patronu Letterman'ın yerine geçmesini beklediğini bilmesine rağmen hala “Yaptığım işten rahat olmak, onu bağımsız ve dürüst tutmaktan başka hırsım yok” diyor.
Bunların dışında ritüellere fazlasıyla bağlı bir kimse Ferguson… Programı her gece “It's a great day for America everybody! Yes, it is” diyerek açıyor ve “What did we learn on the show tonight, Craig?” kısmında kravatını çıkarmış (hatta bazen çoraplarını da) ayaklarını masanın üzerine koymuş bir şekilde o geceki programdan çıkarılması gereken dersler ile kapatıyor. Monolog kısmı ise açık ara en eğlenceli yeri. Ben çoğu zaman karşısında bir teleprompter olmadığını düşünüyorum. Konudan konuya atlamak yerine bir tematik içinde düşünce zinciriymiş gibi; hatta bazen o anda aklına gelmiş gibi konuşuyor. Şöyle açıklayayım; bir Craig Ferguson monologu izlemek televizyon karşında ellerini sallaya sallaya konuşan bir adam yerine bir partide sizi eğlendirmek ve ilginizi çekmek için konuşan bir adamı izlemek gibi, uzansanız omzuna dokunabilirmişsiniz gibi hissetmenizi sağlıyor. Kaç sunucu J.D. Salinger'ın ölümü üzerine dakikalarca konuşur, Claire Danes'in kayınpederinin ahlak filozofu olduğunu söylemesi üzerine direk Kierkegaard'dan alıntı yaparak “Pre- mi yoksa post-aydınlanma mı?” diye sorar ya da 29 Ekim’de tüm monologunu Türkiye'ye ayırır bilemiyorum. Bu konuda özellikle aklıma gelenler önce babası sonra da annesi vefat ettikten sonra yaptığı methiyeler (ki babasınınki ile bir Emmy adaylığı kazandı), Britney Spears ile dalga geçmeyeceğini açıkladığı zaman, dibe vurmasının ve sonunda ayık olmasının 15. yılında yaptığı konuşma, sadece başpiskopos Desmond Tutu'ya ayırdığı (ki bununla bu yıl Peabody Ödülü kazandı) program ve benim kişisel favorim dünyadaki en süper insanlar listemin en üstlerindeki isimlerden Stephen Fry ile izleyicisiz, hiçbir şeysiz karşılıklı sandalyelerde oturarak çıt çıkmayan bir stüdyoda yaptığı söyleşi… Konuklarıyla konuşmaya başlamadan hemen önce notlarını onların gözü önünde yırtması, izleyiciye “şimdi öylesine muhabbet eden iki insan izleyeceksiniz” sinyali vermek ve konuğa da şimdi saçmalamaya başlayabiliriz demek. Bu spontane muhabbetler yüzünden konukların çoğu tanıtmaya geldikleri şeyi unutup evlerine dönüyorlar zaten. Bu Nisan'da ise artık hayali sidekick’inden sıkılan Ferguson, çok büyük fanı olduğu “Mythbusters” programından Grant Imahara'yla iddiaya girerek eğer bir robot - iskelet sidekick yaparsa (twitter’da takipçilerine de “robot skeleton army” diyor) kendisine twitter’da 100.000 takipçi kazandıracağını söyledi. Bu sayede dünya üzerindeki tek insan ya da canlı olmayan sidekick Geoff Peterson'a kavuştu. Bunu da program açılışında minik bir gösteri ile kutladı.

“1991 Noel'i, London Bar'ın üstündeki hotelde kendi kusmuğum içinde uyandım. Bir önceki geceden hala doğru düzgün ayılamamıştım. İşte o gün kendimi öldürmeye karar verdim. Tower Bridge'e doğru yürümeye başladım. Yolda bir arkadaşım beni tutup bara geri dönmeye ve biraz daha takılmaya ikna etti. Tamam dedim, kendimi bundan sonra öldüreceğim. Sonunda olaylar gelişti ve intihar edeceğimi unuttum. Aynı otel odasında sarhoş bir şekilde uyandım. Dedim ki, belki de rehabilitasyona gitmeliyim. 92'den beri ayık ve temizim”. Craig Ferguson, Glasgow'da süt dağıtmış, makina fabrikasında çalışmış, inşaat işçiliği ve barmenlik yapmış, gruplarda davul çalmış, stand up gösterilerine bulaşmış sonra bir şekilde Amerika'ya gelmiş, iki yıl öncede Amerikan vatandaşlığına geçmiş bir kimse. İşini çok sevdiğini; ama bu şanslılık halinin uzun süre yanına kalmayacağını düşünen bir kötümser, herkesten soyutladığı kendi küçük dünyasının kralı, en gerçek ve kendine has şovun esas adamı. Tam olarak nasıl bir şey olduğunun iyicene anlaşılabilmesi için bu hayatını değiştiren işi ile ilgili söylediği şeyi alıntılayarak gitmek isterim “Bu programı yapıyorum; çünkü oyunculuktan sıkılmıştım, on yıldır stand up yapmıyordum… Ya davul çalmaya ve süt dağıtmaya dönecektim ya da bunu programı yapacaktım... Pek bir şey fark ettiğini söyleyemeyeceğim”.

|