Kosmos
“Sol eli başımın altında olsun, sağ eli beni kucaklasın.”
Yine bir “olan” değil, “ideal” olan, gerçekte olmayanı izlediğimiz, Erdem’in auteur sinemasına alışkın olduğumuz “Kosmos”u...
Nerden geldiği belli olmayan Kosmos, şehre gelir gelmez nehirde boğulan çocuğu kurtarır, mucizeler yaratır. Aslında, hani zaten hep olduğu gibi, Kosmos gerçek dünya da da değil; çünkü onun dünyevi dertleri yok! Mesela Kosmos yemek yemez ya da uyumaz. Onun peşinde olduğu tek şey aşktır. Kosmos şehirdeki dükkanları tek tek soyar; ama para peşinde değildir, çünkü ihtiyacı yoktur. Çünkü onun ait olduğu, kendisine ait başka bir dünya vardır. Zaten önemli olan da varolmaktır. Ama aynı zamanda varolmanın dayanılmaz ağırlığını da unutmamak lazım tabi! Çünkü hayat acıdır ve hatta Kosmos’un da dediği gibi, “Hayatta her şeyde bela şu ki, herkesin başına gelen şey aynıdır.” Bu noktada onun “gercek olmayan” hayatı da “gerçek” hayatlarla uzaklarda bir yerlerde, Kars’da birleşir ve tabi sonra; “Hayatımıza girenler, iyileştirenler, zarar verenler... ”
Sonra Kosmos’un mucizevi yetenekleri vardır, hastaları iyileştirir, ilahi güce sahip olduğuna inanılır. Bu bağlamda Kosmos tipik bir ideoloji örneğine dönüşür. Tüm tuhaflıklarına rağmen halk tarafından yüceltilir. Fakat “Kosmos” basit, ideolojiler üzerine kurulmuş bir film değildir. Kosmos’un kimseyi bir şeye inandırma isteği, yüceltilme ihtiyacı yoktur; çünkü onun tamamen kendisine ait bir dünyası vardır, o dünyada da gerçek aşk vardır, tek önemli şey de budur zaten!

Sonra yine tipik Reha Erdem sinemasında karşılaştığımız iletişim problemi, iletişim kuramama hali... Kosmos net konuşur, lüzumsuz konuşmaz; işte ironi burdadır ve tam da bu yüzden anlaşılamaz zaten...Neptün dışında etrafındaki insanların anlamadığı; ama sadece ikisinin şehirde çığlık çığlığa kuş, köpek bağırışlarını taklit ederek anlaştıkları bir dünyası vardır. Ve zaten insan nedir ki?
Et yığını, kürek kemiüi, bel ağrısı, kemik erimesi, böbrek taşı, zayıflıklarını gizleyen, ezilen, ezen, dikkat çekmek isteyen et, kemik, yağ, sinir... Danadan ne farkımız var? Önemli olan içinde ne var? İşte önemli olan da Kosmos’un içinde olan! Kosmos hırsızlık yapar; ama para amaç değil; araçtır. Kosmos çalışmaz; çünkü çalışmakta bir fayda bulamadığına inanır; çünkü Allah çalışmayı biriktirenlere ceza olarak vermiş der, ona inanır; ama kimseyi inandırmak gibi bir iddiası da yoktur zaten. İşte tam da bu noktada “Kosmos”u karışık, anlamsız bulan izleyiciye önceki Erdem filmleri yol gösterici olur. Bu “İnsan nedir ki?” tartışması “Korkuyorum Anne” ile geniş bir bağlamda ele alınırken, “Kosmos”da bol bol gördüğümüz kesilen hayvanlar, et yığınları, dökülen kanlar ve tüm bunların film süresince motif olarak kullanılması, sinir bozucu kuş sesleri, ördek sesleri, kurt sesleri -bunlarin hepsi işte kendi başlarına varoluşu sorgulayıcı etkenler...
Bu “ideal”de mekan ve zaman kavramı yine eksiktir. Zaman vurgusu diğer Erdem filmlerinde olduğu gibi saat kareleri ve ezan sesleri ile verilir. “Gercek” mekan Kars’dır; ama Kosmos’un ait olduğu yer değildir. Tüm bu bağlamda ait olma ve ötekileşme mevzusu film boyunca tartışılan “sinir” mevzusu ile de vurgulanır. Sinirin açılıp açılmama tartışmaları, sinirin ardındakiler, kim olduğu bilinmeyenler; ama tabi istenmeyenler, çünkü “Yabancı uyumu bozar, ahlakı bozar”lar... Öte yandan, mekansızlık, nereden gelip nereye gittigi belli olmayan Kosmos...

Tüm bunlar ve artı bir de Kars’ın olağanüstü sinematografisi... Gri sokaklar, karlı yollar, siyahlara bürünmüş amcalar, kasvetli kahveler, dar taş sokaklar, görkemli tarihi taş binalar, bir de Erdem sinemasının vazgeçilmezleri: Nedensizlikler, arayışlar, sorgulamalar, varoluşlar, sapkınlıklar, çıldırtan sesler, insan-hayvan misillemeleri, yarı filozofik-yarı sapkın replikler... Hepsi zaten filmi görmek, Kosmos’a inanmak için oldukça yeterli!

|