Coachella 2010 – Festival Günlüğü, 16-18 Nisan

California’nın Indio vadisinde düzenlenen Coachella Music and Arts Festivali’ne, Los Angeles’tan 3 saat sürmesi gereken, ancak otoyol trafiğiyle 7 saat süren yolculuğumuz yüzünden ancak Cuma akşam üzeri girebildik.  Yol boyunca sırayla “Yeasayer’a yetişiriz. Yok o kaçtı Aeroplane?. O da kaçtı ama Passion Pitt’e kesin ordayız” ümitsizliklerine kapılsak da main act’lere yetişebildik. 75,000 kişinin 2 açık, 3 kapalı sahneden oluşan konserleri izleme koşuşturmasına biz de ortadan katıldık.



Lokum gibi bir hava, uzun insanlar, güzel insanlar, mutlu insanlardan oluşan bir kalabalıkla LCD Soundsystem’ın Us vs Them ile başlayıp New York, I Love You But You're Bringing Me Down ile biten 8 şarkılık setini izledik. Şarkı aralarında 3 sene sonra ilk defa Coachella Main Stage’de çıkma heyecanından bahsettiler, seslerinin titremesinden de fark etmiştik zaten.  45:33 ve Someone Great için vakit yetmese de güzel bir açılış yapmış olduk. 



Koşar adımlarla Vampire Weekend’e geldik. Cousins şarkısını ilk duyduğumda yeni albümlerini ciddiye almayacağımı anlamıştım zaten. En iyi ihtimalde Friendly Fires’in Amerikan versiyonu olduğunu düşünüyordum ama canlı izledikten sonra maalesef o sıcaklığı da bulamadım. Tropik bir yerde düğün eğlencesi kıvamındaki sahne gösterileri, şarkılarının sözleriyle bayağı uyumlu olmuş.  

Fever Ray her zamanki gibi muhteşem bir sahne şovu sergiledi. Albümleri ilk çıktığından beri kullandıkları lazer ve beatlerle senkronize edilmiş püsküllü okuma lambaları ile yine mistik bir atmosfer yaratmışlar. Triangle Walks, Seven, Concrete Walls, I’m Not Done, Dry and Dusty gibi mükemmel albüm şarkılarının sürprizi ise Karin Dreijer Andersson’un elektro gitar sololarıStranger than Kindness (Nick Cave cover), Mercy Street ve Here Before cover’larını dinlemelisiniz.. 



Geceyi Deadmau5’ta sonlandırmak için yola koyulduk, çılgınca dans eden insanlar ve birkaç tane de Deadmau5 maskeli inanmış insan çadırı oldukça ısıtmıştı. Öyle bir enerjinin içinde kaybolup dans etmemek söz konusu değil zaten.

Gün 2 

Bugün festival alanını doğru düzgün keşfetmeye vaktimiz oldu. Palmiye ağaçları ve tenteler sayesinde 30 dereceyi bulan çöl sıcağında uyuklayabildik. Yerler çayır çimen olduğu için sere serpe güneşlenmek de mümkün. Tek problem bar alanına kimlik kontrolü ile giriliyor ve içkiyle dışarı çıkılmıyor.  Telefon kesinlikle çekmiyor. Bir de İzlanda'daki volkan patlamasından gelemeyenler de varmış ama bunlar keyfimizi kaçıramayacak kadar önemsiz detaylar. :)



Gossip’in solisti Beth Ditto rengârenk bir kostümle sahne aldı ve Londra’dan bize selam getirdi. 9 şarkılık setinde Standing in the Way of Control, Four Letter Word, Heavy Cross ve LCD Soundsystem eşliğinde Pull up to the Bumper (Grace Jones cover) söyledi. Kadının hakkaten cüssesiyle paralel çok güçlü bir sesi var.

The xx kritiklerin durmadan bahsettiği mutheşem Intro’suyla sahne aldı. Her zamanki gibi  Basic Space, Crystalised, VCR, Shelter gibi albüm şarkılarını çaldılar. The xx’in müziği ve duygusallığı gerçekten tatlı ama canlı izlenecek pek bir şey de yok açıkçası. Metabolizmamız bira ve güneşten epey yavaşladığı için tüm konseri yatarak dinledik.

Hot Chip’i kaç kere gördüm sayamadım ama tekrar tekrar da izleyeceğimden eminim. Stüdyolarında takılmak isteyeceğim nadir gruplardan bir tanesi Hot Chip. Hem şarkılarının insanı pozitif enerji doldurması hem de birbirleriyle olan ilişkileri çok hoşuma gidiyor. One Pure Thought ile başlayıp, One Life Stand, I Feel Better, Over and Over, Ready for the Floor ile tüm albümlerinden güzel bir kombinasyon oluşturmuşlar. Turuncu kafa Owen Clarke gitar, bongo ve hang arasında keyfine göre geziyor, Alexis Taylor renkli pantolonu ile en önde şarkı söylüyor, Joe Goddard diğer arkadaşlarına gülümsüyor. En mutlu, en sevimli grup siz misiniz acaba?



Yeni hitleri Flash Delirium ile sahne alan MGMT, yine en çok alkışı Electric Feel, Time to Pretend ve Weekend Wars ile aldı. Yine aynı hatayı yaparak Kids’i çalmadılar. Yeni albümleriyle kendilerini farklı tanıtmayı hedefliyorlar sanırım ama birkaç ay önce Londra’da yine Kids'i söylemedikleri için yuhalandıktan sonra derslerini alacaklarını tahmin ederdim...

Festivalin en büyük İngiliz ismi Muse sahneye çıkar çıkmaz muhteşem bir gürültü koptu. Enteresan bir şekilde Amerikan milli marşını söylediler; şarkı aralarında Nirvana (Scentless Apprentice) ve Jimi Hendrix sampleları kullandılar. New Born, Hysteria, Starlight, Time Is Running Out, Plug In Baby ve Knights of Cydonia bir ağızdan söylendikçe Matt Bellamy zevkten dört köşe. Yanliz yeşil yeşil matrix lazer showları biraz demode kalmıştı.

Jack White'ın Raconteurs ve White Stripes'tan sonraki grubu Dead Weather'a çok vakitli giderek en sevdiğim Will There Be Enough Water şarkılarına yetiştik. The Kills'in eski solisti Alison Mosshart'la aynı mikrofonu paylaşarak oldukça tutkulu bir performans sergilediler. Ancak yan sahnedeki Tiesto'nun gürültüsünden pek birşey anlayamadık.

Tiesto'nun ne tipini, ne yamuk İngilizcesini, ne de müziğini severim ama mecburen gittik, hakkını da vermek lazım çünkü adam artık markalaşmış. ‘Thank you Coachella’ hitabı gittikçe hoşuma gitmeye başladı.



 Gün 3

Club 75 adındaki  grup Cassius, DJ Mehdi, Busy P ve Justice’ten oluşan ilk DJ super-group. French (house) revolution sanırsınız goygoyu duysanız, ama öyle bir şey yok. Sahnede yan yana dizilmiş turntableları ile 1.5 saatlik bir set boyunca birbirlerinin şarkılarını değişik değişik editlediler. Favorilerim Cassius editleri, Jack Rock şarkısı başarılıydı mesela. Bir ara bize ‘Vous êtes des animaux’ deme ihtiyacı duydular, güldük doğrusu... Her şey bir yana seviyorum bunları, tek tek de, beraber de…

Arkadaşım Jonsi hakkında mutlaka bir iki satır yazmam gerektiğini söyledi. Kıramadım.

Sırada Phoenix var. En öne gidip ezilmeyi tercih ettik bu seferlik. Lisztomaniaile seti açan Thomas Mars, kendilerini tanıttı ve izleyenler bir anda zıplayarak şarkıya eşlik etmeye başladı. Fences, If I Feel Better ve 1901de de aynen devam ediyordu herkes. Zannediyordum ki aslında insanlar Atoms for Peace (Thom Yorke’un yeni projesi) için sahne önünde yer kapmaya gidiyorlar, yok hakikaten Phoenix’e gelmişler. Müzikleri gibi kendileri de keyifli ve neşeli. Seyircisine de hakaret etmiyor bu Fransizlar :)

Phoenix sonrasında arkalara geçmek istedim ama ne mümkün. Bir yandan da Atoms for Peace için sahne önüne akın eden insanlar yüzünden 10 dakika boyunca hareketsiz bir şekilde sıkışıp kaldık, nefes almak zor, o sıcakta yüzümüz gözümüz başkasının teri oldu, ayaklarımıza basıldı. En sonunda ‘Yok bu böyle olmaz’ diyerek yanımdaki Amerikalı çocuğun dahiyane fikrini uyguladım. Çocuk ‘Comin’ up!’ diye kalabalığı uyararak beni havaya kaldırdı. 50 kişinin tepesinden eller üzerinde sahne önündeki güvenlik görevlilerine kadar taşındım. Kahkahayla gülen bir kız ile aynı anda yere iniş yaptık ve kızın halimize tepkisi 'What the f... was that?!' oldu. Hakikaten nasıl bir şeydi o?  Bir kız olarak bu tarz bir hareket yapmak için ilk önce tedirgin olsam da, insanların medeniliği ve duyarlılığı karşısında gerçekten çok şaşırdım. Eller üzerinde taşınmak da gerçek dışı bir his, heralde müzisyen olsaydım her konser stage-diving yapabilirdim.



Atoms for Peace’i çok duymuştum, albümleri de baştan sona çok beğenmiştim, ancak böyle bir performansı hayal bile edemezdim. Thom Yorke piyanodan kalkıp mikrofona giderken kendini müziğinde kaybetmiş bir şekilde dans ediyor. Başka kimseye de bu kadar yakışmaz o dans. Thom Yorke müzik sevgisi ve kabiliyeti ile çok kaliteli ve karakterli bir proje oluşturmuş. Yine Radiohead’deki melankoli söz konusu. Daha seri beatler ile yeni müziğini ‘electronica’ diye tanımlayabiliriz. Black Swan, Eraser ve Harrowdown Hilli o kadar güzel ve hissederek söyledi ki biraz fazla içkili olsam kesin hüngür hüngür ağlardım. Radiohead'in Everything in its Right Place ve Airbag şarkılarını da söylediler. New York konserlerinde de Love Will Tear Us Apart (Joy Division cover) söylemişmiş, o da mutlaka dinlenmeli. 

Gorillaz sahne arkasındaki kocaman ekranlarda Plastic Beach ve anime grup üyeleri olan 2D, Murdoc, Noodle ve Russel Hobbs karakterlerini gösterdi. Rengarek grafiklerle de capcanlı bir sahne kurulmuş. Orkestra eşliğinde bir introyla sahne alan Damon Albarn, Gorillaz projesinin kurucusu ve tek sabit üyesi olduğu için her konserinde konuk sanatçı davet ediyor. Bu sefer de Amerikalı soul şarkıcısı Bobby Womack, Little Dragon’un solisti Yukimi Nagano ve Amerikalı hiphop grubu De La Soul’u konuk ederek 19 şarkılık muhteşem bir set çaldı. Eski albümlerinden Kids With Guns, El Mañana, Clint Eastwood ve Feel Good Inc  tüm izleyiciyi yerinden oynattı. Yeni albümlerinden On Melancholy Hill, Glitter Freeze, ve tabii ki Stylo beklediğimden fazla kişi tarafından biliniyordu. İlk defa Gorillaz’ı canlı görebilme şerefine ermişken, vücudumuzun iflas eşiğinde olduğunu da yavaş yavaş hissetmeye başladık ve son geceyi de kapattik .

Coachella sonrasında festivaller hakkında bildiğim ve sevdiğim her şeyi yeniden tanımlayarak beynime yerleştirdim. Festivali geçmiş zamanda ve işyerimde yazıyor olmak çok ciddi bir acı verse de yaşadıklarımı bir gün tamamen unutmayacak olmam bana teselli oldu. İşin en kötüsü de şu saniye en uzak noktadayım Coachella’ya… 350 gün kadar...



 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010