29.Uluslararası İstanbul Film Festivali Değerlendirmeleri
Ahmet Önispir'in Değerlendirmesi
Festivalde izlediğim en iyi beş film:
Kosmos: Reha Erdem hepimizi yine, yeniden sarstı. Tıpkı “Hayat Var”da olduğu gibi sarsıcı seslerle akan müthiş öykü belki de tüm festivalin en iyisiydi.
Celda 211 / Cell 211 - Hücre 211: İspanyol sinemasının tüm dünyada neden bu kadar önemsendiğini bize bir kez daha kanıtlayan müthiş ve soluksuz izlenen bir macera gerilim.
Contracorriente - Akıntıya Karışı: Sessiz sedasız akıp giden, derinlikli bir keşif filmi. Eşcinsel hikâyelerinden nefret edenler uzak dursun.
Mr. Nobody - Bay Hiç kimse: Son derece orijinal sayılabilecek senaryosuyla başarılı bir bilimkurgu denemesi.
Selvi Boylum Al Yazmalım: Yıllardır izliyoruz, yıllardır ağlıyoruz. Kadir İnanır bu sene sinema onur ödülünü aldı.
Cansu Uras'ın Değerlendirmesi
Le Concert / The Concert - Paris’te Son Konser: Geçmişte Bolşoy Orkestrası’nı yöneten; fakat şimdi temizlik yaptığı esnada bu orkestranın provalarını dinleyen tutkulu bir orkestra şefinin ve o dönemdeki orkestra üyelerinin Paris’e Bolşoy Orkestrası olarak gitmeye kalkışmalarını anlatan bir film. Mizah içerikli siyasi taşlamalarla dolu olması (doğalgazla ilgili yapılan espri çok iyiydi), başarılı oyunculukları içinde barındırması, klasik müzikle sinemaya büyük bir ustalıkla birleştirmesi yönünden şahane bir film.
Perrier’s Bounty - Getirin Kellesini: Ian Fitzgibbon tarafından yönetilen bu film yönetmenin bir önceki filmi “A Film with Me in It”e göre daha klasik bir duruşa sahip. Bir adamın mafya babasına ödeyeceği borcu 24 saat içinde bulmasını anlatan filmin en büyük artı özelliği Jim Broadbent’i kadrosunda barındırması. Broadbent inanılmaz güzellikte bir performans sergiliyor. Komedi ile aksiyonu harmanlayan bu film 88 dakika gibi kısa süresiyle izleyenin filmden tat almasını sağlıyor.
Rage - Öfke: Sıkıcı! Sıkıcı olmasının nedeni nedir peki? Hemen cevaplayayım gereksiz yere uzatılmış. Bakın filmin kadrosunda kimler var kimler, hepsine politik, toplumsal ve kültürel mesajlarımı söyletmeliyim, Jude Law’u değişik peruklarla kadın halini iyice göstermeliyim kaygısını taşıyan bir film. Filmin konusu, replikleri ve de oyuncu kadrosu her ne kadar iyi olsa da gereksiz bir şekilde uzatılmış süresi ve sinematografik özellik yerine teatral özelliğin kullanılması (oyuncuların hepsi düz renk fonların önünde mimiklerini olabildiğince göstermeye çalışıyorlar ve repliklerini söylüyorlar) filmi vasata yaklaştırıyor. “Jude Law’un kadın bir mankeni canlandırdığı” ibaresi de tamamen reklam amaçlı olsa gerek; çünkü filmden “Jude Law isterse transseksüeli canlandırsın, bu film sıkıcıydı” diyerek çıktım. Filmin tek sıkıcı olmayan özelliği dedektif karakterini canlandıran David Oyelowo’ydu.
Celda 211 / Cell 211 - Hücre 211: Lisans bitirme tezim “90’lı Yıllardan Günümüze İspanyol, Amerikan, Fransız ve Türk Sineması’nda Şiddet Temsili”. Bu tezin yazım sürecinde gördüm ki İspanyol Sineması’nda “şiddet” olgusu çok başarılı bir şekilde ele alınıyor. “Le Concert”le birlikte bu sene festivalde izlediğim en iyi filmdi “Hücre 211”. “Te Doy Mis Ojos”tan sonra filmografisini takip ettiğim Luis Tosar harika bir performans çıkarmış. Sivil ile polis arasındaki ince çizgi, tecrit olgusu, hapishane koşulları ve çıkar çatışması filmde başarılı bir şekilde işlenmiş.
Mr.Nobody - Bay Hiç kimse: Jared Leto’dan ziyade genç oyuncuların ve Sarah Polley’nin performansıyla ilerleyen, “Sliding Doors” ile “Butterfly Effect”e illüzyon, sicim kuramı, büyük patlama gibi öğelerin eklendiği, gereksiz uzunlukta; fakat izleyiciyi sıkmayan iyi bir filmdi.
Persecution - Zulüm: “Bu kadar da boş bir senaryo olur mu?” dedirten, izleyene bomboş iki saat geçirten, oyunculuklarıyla bile vasatlıktan kurtulmayı başaramayan festivalin kötü filmlerinden biriydi “Persecution”.
L’Affaire Farewell - Elveda: Doğu Bloku’nun çöküşünde büyük rol oynayan bir KGB subayı (Emir Kusturica) ile Fransız mühendis (Guillaume Canet) üzerinden ilerleyen hikâye Emir Kusturica’nın harika performansı, Queen grubunun pırıl pırıl konser görüntüsü ve kültürel stereotiplerle festivalin uzun; ama iyi filmlerinden biriydi.
Wszystko, Co Kocham - Sevdiğim Her Şey: Polonya’da 1981 yılında geçen filmde anlatılmak istenenler üzerine bir kaygı taşınılmış ki; müziğe mi ağırlık verelim yoksa siyasi eleştiriye mi ya da drama türünde mi yoksa komedi türünde mi olsun gibi sorular birbirine karışmış ve de ortaya beklenilenin altında bir film ortaya çıkmış.
Müge Dudu'nun Değerlendirmesi
The Limits of Control - Kontrol Limitleri: Bağımsız sinemanın demirbaşlarından Jim Jarmusch bu yıl da festival seyircisinin karşısına eli boş çıkmamış. Amacının ne olduğunu anlayamadığımız hoş takım elbiseli siyah bir adamın İspanya'nın pitoresk sokakları, otelleri ve müzelerindeki deneysel gezilerinden oluşan yapım kabaca "polisiye film noir" olarak nitelendirilse de kanımca bu sıfat, filmin özgünlüğünün hakkını vermemektedir. Film-noir tarzı denilince aklımıza ilk gelen isim şüphesiz David Lynch olunca, filmin de baştan sona kadar Lynch filmlerinden epeyce beslendiği düşünülebilir -ki bu doğrudur. Shoe-gaze tarzı müziklerle de bu noir havayı iyice hissettiren filmin noir tarzdan biraz aklaştığı noktalar ise Lynch filmleri kadar kompleks bir kurguya sahip olmaması (film sonrası ekşi sözlüğe saldırılmayacak seviyede:) ile İspanya'nın sarımtırak Akdeniz atmosferi ve rengarenk mekanları olmuş; ki bu da yer yer kendinizi bir Almodovar filminde bile hissetmenize neden olabilir. Bu renkli görsellik ve yalın kurgu (ama bu demek değildir ki filmi anlamak çok kolay) konuk oyuncularla siyah adamın varoluşsal sohbetleri filmi özgün bir Jarmusch yapımı kılmaya yetmiş.
Jarmusch filmografisinin en genel özelliklerinden biri olan havadan sudan diyaloglar bu filmde de kendine yer bulmuş, lâkin içeriklerindeki daha varoluşsal ve felsefik ton göze çarpmaktadır. Siyah adamın gezilerinde karşılaştığı karakterler ise kanımca filmin en eğlenceli ve sürprizli öğelerinden. Beyaz saçlarıyla Tilda Swinton yine bildiğimiz enterasan kişilikler serüvenine devam etmekte; Gael Garcia Bernal güney İspanya'nın adeta Latin bir kovboyu olmuş. Diğer sürpriz isimler ise edebiyat, müzik, bilim ve sanat hakkında basit; ama ağır cümleleriyle filmin mistik havasını iyiden iyiye arttırmıştır.
Lynch ve noir demişken kadınlara değinmemek olmaz. Filmde femme fatale rolünü siyah kemik çerçeveli gözlükleriyle Paz de la Huerta oynuyor. Lynch'inkiler kadar vamp ve fatal olmasa da "Do you like my ass?", "Do you like my raincoat?" ve "No guns, no mobiles, no sex..." şeklinde devam eden bu çocuk sesli aptal kadının cümleleri kanımca filmin en absürd ve kült sahnelerinden birisi olmaya adaydır.
Uzun lafın kısası karşınızda kimi yerlerde Kim-ki Duk esintileriyle hafifleştirilmiş bir Lynch kurgusu ile Almodovar görselliğinden süzülmüş bir Jarmusch performansı duruyor. Post-modern bir öznelliği yücelterek "Nothing is true","Everything is imagined" ve " Life is not worth to live" diyecek kadar da cesaretli.
"Those who think they are bigger than rest should go to the cemetary.there they will see what life really is.It's a handful of shit."
"Diğerlerinden büyük olduğunu düşünen kişi mezarlığa gitmeli.Orada gerçek hayatın ne olduğunu görecekler.Bir avuç pislik."
Tolga Karakayalı'nın Değerlendirmesi
The Trostky - Troçki: Kanada'da bir lisede öğrenci sendikası için çalışan, çabalayan 17 yaşında bir genç kendisinin, Troçki'nin reenkarnasyonu olduğuna inanıyorsa ne kadar ileri gidebilir? Festivalde izlediğim en keyifli, en renkli, en zekice filmdi. Baştan sona kahkaha dolu bir senaryo ile genç olmanın derdini anlatması, ana mevzunun Troçki olmadığını belli edip de gene de alttan alta sisteme entegre olan eski solcuları, beraberlik ve dayanışmayı, âşık olmayı, ciddi görünme kaygısını nefis bir şekilde arka fonda kaydırıp götüren bir film olarak belki de festivalin yıldızı idi.
Gordos - Şişkolar: Anlatacağı hikâyelerin her birini absürtleştirerek ilerlediği için herhalde hiç sevemedim bu filmi. Daha derli toplu olsaydı, dramatik yapıyı bu kadar sallama türü kurmasaydı sanki daha başarılı olabilirdi; ama olmamış. Bir dizi hikâyeden bir ana hikâye çıkarmak Robert Altman değilseniz pek başaramayabileceğiniz bir şey, kabul; ama Altman olmadan sadece mütevazi olarak işe koyulursanız çok başarılı olma şansınız da var. Oysa film, kendine çok güveniyor ve güvendiği yerde çuvallıyor.
The Last Station - Aşkın Son Mevsimi: Tolstoy'u anlatmadığını zaten yönetmen de kabul etti; ama bu kadar iyi oyuncuları İngilizce bir Tolstoy hikâyesinde kaybetmek üzücü. Zaten Tolstoy da pek Tolstoy değildi sanki; anarşist, yıkıcı, hırçın, özgürlükçü Tolstoy gitmiş yerine bir şaka olarak Tolstoy gelmiş gibi. Yine de oyuncuların birbiri ile yarışan performansları görülmeye değerdi.
Wszystko, Co Kocham - Sevdiğim Her Şey: “Yngve'yi Seven Adam”dan sonra seksenler, soğuk savaş, gençlik ve Punk dendi diye epey heveslendim. Gayet düzgün bir filmdi; ama “Yngve’yi Seven Adam” o kadar iyiydi ki bu film o kadar çarpıcı gelmedi bana. Daha komedi unsurları ile bezeli olsaydı sanırım içime daha çok işlerdi; ama “Yngve’yi Seven Adam”ın genç olmak üzerine söylediklerini daha politik bir isyankârlıkla tekrarlayan film, özellikle oyuncuları ile cezbedici. Dönemin ruhunu yakalamak konusunda zerre problemi olmayan filmi orta karar bulmam sanırım o eksik komedi unsurundan ileri geliyor.
Persécution - Zulüm: Patrice Chereau'nun “Intimacy” sonrasında izlediğim ilk filminin bu kadar kötü olacağını bilemezdim. Romain Durais ve Charlotte Gainsbourg ile gene güzel bir şeyler vaat eden filmin eninde sonunda hiçbir şey anlatmıyor oluşuna sıkılmamak mümkün değildi. Hiçbir derdi olmayan Fransızlar’ın kendilerine dert edinmesini izlerken ömründen giden iki saate yandım hep.
Contracorriente - Akıntıya Karışı: Peru'dan gelen nefis bir film. Taşralılığı, cesaret tanımı, iyimser ve ruhu rahatlatan sonu, sevdiğine sahip çıkma ana teması etrafında şekillenen bir aşk hikâyesi. Aslında bu aşk hikâyesi olmaktan çok aşkına sahip çıkma, dürüst olma hikâyesi idi. Evli ve karısı hamile bir erkeğin tutup da başka bir erkeğe âşık olması, hele ki bu erkeğin sıradan bir balıkçı iken bu aşka tutulması ve en sonunda herkesten saklı yaşadığı şeye sahip çıkmak veya onu reddetmek arasında kalınca yapmak zorunda olduğu seçim birbirinden güzel müziklerle işlenip leziz bir şey diye önümüze konmuş.
Phobidilia - Fobidilya: Çok ilginç bir konuya sahip olup da bunu anlatmayı beceremeyince, filmin kara mizahı da eksik kalıyor haliyle. Filmdeki sorun da bu, ilginç konusunu derinleştiremiyor, tatmin edemeden bırakıp bitiyor. Günümüzün hastalıklarından sayılması gereken TV bağımlılığı, internet bağımlığı üzerinde gidecekken konuyu değerlendiremeyip sonunda agorafobiye bağlaması, dahası senaryosundaki boşlukları ile film pek de tatmin edici olamadı.
Min Dît - Ben Gördüm: Benim gözümde ırkçılık yapan bir filmdi. Filmin Kürt Sorunu'na yaklaşımındaki “Kötü Türkler” iması rahatsızlık edici boyutlardaydı. Filmin kötü adamlarının hepsinin birden Türkçe konuşması ve Türkçe’nin bir suç dili olarak sunulması karşısında başka türlü bir yorum getirmek mümkün mü bilmiyorum; lütfen mümkün olsun. En iyi kadın oyuncu ödülünü “Vavien”deki Binnur Kaya'nın elinden alan filmin bir de en iyi yönetmen ve müzik ödülleri alması şaşırtıcı olmuş. Filmin yönetmenliği epey kötüydü ve de müzik kullanımı çok hatalı idi (Düğün sahnesinde düğün seslerini kısan ve otantik takılan müziğin baskın çıkması mesela kesinlikle yanlış bir tercih).
Bunlar dışında daha evvelden izlenmiş olan ve festivalde tekrardan izlenmemiş olan filmler var;
“Vavien”, “Kıskanmak” iyi Türk filmleri kategorisindeydiler. “Vavien” hatta çok iyiydi ki Altın Lale'nin de ulusal yarışmada sahibi oldu. “Selvi Boylum Al Yazmalım”, bir sinema başyapıtı olarak yenilenmiş haliyle beyaz perdeye ilişti. Atıf Yılmaz'ın en kalbe dokunan filmi olan “Selvi Boylum Al Yazmalım”, Türk sinemasında seyircinin asla bıkmayacağı ender filmlerden biri olarak açıkçası benim için de sinemamızın en iyi on filminden biridir.
İstanbul filmleri seçkisinde en beğendiğim yönetmenlerden Ömer Kavur'un çok da iyi olmayan; ama gene de iyi olan “Körebe” filmi, Atıf Yılmaz'ın yitip giden iyi insanları ve artist olmak isteyen bir genç kızı anlattığı “Ah Güzel İstabul”u, Reha Erdem'in en eğlenceli işi “Kaç Para Kaç”ı da umarım kaçırılmamıştır. Bütün bir Joseph Losey seçkisi; ama özellikle Jeanne Moreau'lu “Eva” ve Dirk Bogarde'li “The Servant” da görülmesi gerekenlerdendi.
Zayıf bir festivaldi bu seneki; ama gene de iyi filmler bulmak zor değildi.
Hüseyin Gonce'nin Değerlendirmesi
Hamesh Shaot me’Pariz / Five Hours from Paris - Paris’e Beş Saat: Sadece programıma uyduğu ve “Genç Ustalar” bölümünde olduğu için bilet aldığım bir filmdi. Büyük sürpriz oldu benim için. Eğer olur da bir gün film çekersem böyle olsun diyebileceğim, kullanılan şarkıların Fransızca öğrenmeye sevk ettiği, oyuncuların duygudan duyguya atlarken bir nevi oyunculuk dersi verdikleri bir film. Ana hikâye basit; ama öle ayrıntılar, hoşluklar eklenmiş ki filme, beğenmemek elde değil.
Svetat E Golyam I Spasenie Debne Otvsyakade / The World is Big and Salvation Lurks Around the Corner - Koca Dünyada Kurtuluş Pusuda: Beni şaşırtan bir diğer film ise bu. İsmi çok itici geldiğinden bilet bile almamıştım; ama davetiye veren hanımın bir jesti sayesinde izledim. İzleyin… Herkesin seveceği ayarda, çok sıcak karakterlerden oluşan bir film. Bulgar filmi olmasından ötürü, bizim hayatımızdan benzerlikler, bizden kelimeler duymak güzel oluyor. Filmin giderek artan temposuna ayak uydurmayı bilen sonu ise müthiş.
Beni şaşırtan bu iki film haricinde izlediğim filmleri beğendim ki öyle olmasını bekliyordum. Sadece “Le Concert / The Concert - Paris’te Son Konser”in Rusya’da geçen bölümlerinin Fransızca dublajlı olmasından dolayı, ısınamadım bir türlü filme, diğer türlü çok daha fazla zevk alacağımdan eminim. Diğerleri de şöyle:
Islık Çalmak İstersem, Çalarım: 7.5/10
Balerin ve Hırsız: 6/10
Getirin Kellesini, Gözleri Tamamen Açık, Rehine, Şişkolar, Yuva, Selvi Boylum, Al Yazmalım: 7/10

|