Bir Blogger: Can Direkli ile Röportaj
Bundan çok değil, 7 ay önce oluşturduğu blogu aracılığıyla bizlere “Kanka Nerdeyim Ben?” sorusunu yönelten Can Direkli, şu anda en bilinen Türk bloggerlarından biri konumunda. En güzel aşk şarkıları, resimler, romanlar nasıl acı hikayelerden ortaya çıkıyorsa Can’ın blogu da içinde bulunduğu mutsuzluktan doğmuş aslında. Yaşama alanının küçülmesiyle ters orantılı büyüyen görme isteği onu dünyada neler olup bittiğini öğrenmeye ve araştırmaya itmiş. Bunu da en çok ilgilendiği konularda, yani müzik ve modada yapmış. Böylelikle her gün taa Bayramiç’ten çıkıp bizleri kah Lady GaGa’nın bir canlı performansına, kah Jon Kortajarena’nın bir fotoğraf çekimine götürür olmuş. Reset!’e de kendisine yer verip “Kanka Reset!’desin sen!” demek düşmüş.
Reset!: Blog macerana bloguna arada bir göz gezdirenlerden biri olarak nasıl başladığını biliyorum ama bilmeyenler için bize biraz anlatır mısın?
Bu anlatmaktan en çok keyif aldığım kısım. Ben bundan 7 ay öncesine kadar İstanbul’da yaşıyordum, İstanbul’u bilirsin, insanı büyüler ve avucunun içine alır. Ben de onun büyüsüne kapılanlardandım ve sürekli gezip tozmak, alışverişe çıkmak, fotoğraf çekmek için fırsat kollardım. Bu ben de öylesine alışkanlık yaptı ki ÖSS senemde de aynı tempoyla devam ettim. Babam her seferinde rahatsızlığını dile getiriyordu ve beni ÖSS’yi kazanamazsam İstanbul’dan tayinini istemekle tehdit ediyordu. Sınav sonucum geldi. Mimarlık tutmayacağı için tercih bile yapmadım. 1 sene daha hazırlanmaya karar verdiğimde de olan oldu. Babam tayinini istedi, Çanakkale’ye… Herkes merkeze çıkar diye beklerken merkeze 1,5 saat uzaklıktaki bir ilçeye çıktı. Aslında köy gibi bir yer. Doğru düzgün marketi bile olmayan Bayramiç isimli bir ilçe. Ee haliyle büyük şehirden buraya gelince sudan çıkmış balığa döndüm. Başıma saçma sapan ama bir o kadar da komik olaylar gelmeye başladı. O dönem yakın arkadaşlarımdan biri de bir blog açmamı önerdi, ben de bütün derdimi sıkıntımı bir günlük gibi oraya döktüm. Konuyu da yavaştan moda ve müziğe çevirdim. Yani asıl ehli olduğum başlıklara. Şimdi de çok güzel gittiğini düşünüyorum. Yazmaktan keyif alıyorum.
Reset!: Blogun hem de 7 ay gibi kısa bir sürede oldukça tuttu, birçok takipçisi oldu. Gazetelerin blog köşelerinde bile haberlerin çıktı. Bunca blog blogosferde kaybolurken sence seninkinin bu kadar tutmasının ve sevilmesinin nedeni ne?
Aslında garip olacak belki ama bu kadar tutmasına ben de şaşırıyordum ilk zamanlar. Resmen blogu açtığım gün içinde pat diye 20 tane izleyicim olmuştu. Sanırım hikayenin ilginçliği okuyucuların dikkatini çekti. Yazdıklarım fazlasıyla uzun olduğu halde kimseyi sıkmaması da önemli sanırım. Ama asıl etmen yazılarımı yazarken bunu onlarca kişi okuyormuş gibi değil de, o an kim okuyorsa sadece onun için yazıyormuşum izlenimi yaratmam. Asla çoğul seslenmiyorum, sanki yıllardır tanıdığım bir arkadaşımla konuşuyormuşum gibi yazıyorum. “Sen” ve “Ben” kelimeleri var. Yayılma sürecimi asıl hızlandıran şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Samimiyet.
Reset!: Bloggerlar tüm dünyada bir anda büyük önem kazandı. Moda haftalarında bile en önden yerleri ayrıldı. Türkiye’de değerleri biraz geç anlaşılsa da yavaş yavaş fark edilmeye başlandılar. Peki sence bloggerları bu kadar önemli kılan şey nedir?
Evet, kesinlikle bloggerlara verilen önem bir anda arttı. Çünkü yeni çıkan ne varsa internet ortamında mevcut ve konu internet olunca başroller de bloggerlara kaldı. Ben bunda adını duyurmayı başaran ilginç ve başarılı bloggerların önemli olduğunu düşünüyorum. Scott Schumann, Garance Doré gibi isimler ya da daha yakından bildiğimiz, namı boyundan büyük Tavi, yorumlarıyla dünyayı alt üst eden BryanBoy. Çünkü bu isimlerin yaptığı işleri ya da yazdıkları konudaki tespitlerini görenler “Hıımm, demek bloggerlar bu tarz işlere imza atabiliyor.” deyip yönlerini blog yazarlarına çevirdi. Bildiğin gibi BryanBoy, D&G defilesini Anna Wintour ve Hamish Bowles gibi isimlerle birlikte en önden izledi. Hatta Marc Jacobs onun adına BB logolu bir çanta bile tasarladı. Bazı insanlar defilelere erkenden geldiler sırf bloggerlara poz verebilmek için. Böylelikle yorumlarına ve bilgisine güveni tam olan yazarlara da gün doğmuş oldu.

Reset!: Türkiye’de bloggerlar henüz yabancı bloggerlar gibi para kazanamıyorlar. Ama aslında sanıldığının aksine zor ve oldukça emek isteyen bir iş. Peki blogger olmak sana ne kazandırdı ve hala istikrarlı bir şekilde devam etmeni sağlayan temel şey ne?
Evet, aslında blogger olmak fazlasıyla zor bi iş, aksatmamak lazım, ilgilenmek lazım. Ona bazen makyaj yapmalı, karnını doyurmalı, üstünü başını temiz tutmalı. :) O yüzden yorucu oluyor. Hatta ben 2 gün yazacak bir şey bulamazsam 3. gün stres oluyorum. Para kazanma işine de gelince bizde henüz o kadar ileri gidilmez sanıyorum. Ama zaten gerçekten iyi olan bloggerları fark eden markalar hediyeleriyle onları ödüllendiriyor, hatta maddi değeri çok büyük hediyeler bile mevcut. Benim de almışlığım var. Blogumun bana kazandırdığı şeyler ise saymakla bitmez. Fikir ve zevk yönünden ortak bir paydada buluştuğum, hayatımdan çıkmasınlar diye elimden geleni yapabileceğim çok iyi insanlar tanıdım ki bence en önemlisi bu. Bunun dışında yeteneklerimle paralel teklifler alıyorum, vokallik gibi. Bir de şimdilik görünen küçük bir çekim projesi var. Tam olarak belli değil ayrıntı vermeyeyim. Bütün bu sebeplerden dolayı her yazımı ilk yazımmış gibi özenerek, bana verdiği keyfin tadını çıkararak yazıyorum ve devam ediyorum yazmaya, gittiği yere kadar...
Reset!: Başlarda blog senin için bir amaç mıydı, yapmak istediklerin için bir araç mıydı yoksa sadece kişisel bir günlük müydü?
Kişisel bir günlük olarak başladım. Yani yaşadığım bütün kargaşayı yazabileceğim, yalnızlığımı ya da burada üstüme oturmayan hayatı paylaşabileceğim bir yerdi. Psikolojimi kurtarmak için bir araçtı aslında. Ama sonra yapmak istediklerime de köprü olabileceğini fark ettim zamanla. Mesela müzik benim için çok büyük, vazgeçilmez bir şey. Bu nedenle ara ara amatör kayıtlarımı paylaştım. Fazlasıyla beğenildi. Bununla da ilgili bazı görüşmelerim var.
Reset!: Sence iyi bir blogger olmak için ne gibi özelliklere sahip olmak lazım? İnternetteki binlerce blog arasından takip edeceğin blogları hangi kriterlere göre seçiyorsun?
İyi bir blogger olmak için öncelikle zamanınız olmalı. Aslında bu benim fazlasıyla şanssız olduğum bir konu. Sınav senem olduğu için günde sadece 1 saat internet kullanıyorum. Ama zaman gerçekten önemli. Çünkü eğer kişisel tecrübelerinizden yola çıkarak yazmadığınız bir şeyse bu, illa ki araştırma yapmanız gerekecektir. Moda, müzik, sinema gibi konularda “Ben her şeyi biliyorum.” demek imkansız. Ayrıca okuyucuların sizi bilmediğiniz konuda her zaman bozmak gibi adımları olabilir. O yüzden bir şeyleri yazmadan önce iyice araştırmalı. Ben bir blogu izlemeden önce tasarımına bakarım. Ne kadar emek harcandığı da benim için gerçekten önemli. Hani birini ilk gördüğünüzde aldığınız elektrik vardır ya, o hesap. Sonra güncellenme sıklığına bakarım. Tabii ki blogun konusu da ilgi alanıma girmeli. Aslında garip gelecek ama izleyici sayısına da bakıyorum. Çünkü izleyici sayısı da size izlenebilirliği hakkında ipuçları verir zaten.
Reset!: Takipçisi olduğun favori bloglarını sorsam?
İşte bu en zor soru sanırım. Yabancı blogların isimlerini vermek daha kolay. Hemen hemen herkes gibi Jak&Jil ve Garance Doré’un takipçisiyim. Bunlara ek olarak Design Scene, Male Model Scene, NOTCOUTURE favori haber kaynaklarım. Bizim bloglara gelince saymak o kadar zor ki. Bence başarılı blogger sayımız çok fazla. Ama hemen hemen her yazısına yorum yaptığım yazarlar kendilerini biliyorlar, eksik varsa yanlış anlaşılmasın. Koray Caner, Fashion by Siu, Kristal Küre, Moda Cadısı, Alışveriş Cini, Hazal Yılmaz, Ses-Seda, Nil Ertürk, STYLEBOOM, Bilun Design diye uzayıp giden bir listem var.
Jak&Jill: http://jakandjil.com/
Garance Dore: http://www.garancedore.fr/
DesignScene: http://www.designscene.net/
MaleModelScene: http://www.malemodelscene.net/
NotCouture: http://www.notcouture.com/
KorayCaner: http://www.koraycaner.com/
Fashion by Siu: http://www.fashionbysiu.com/
Kristal Küre: http://kristal-kure.blogspot.com/
Moda Cadısı: http://modacadisi.blogspot.com/
Alışveriş Cini: http://www.alisveris-cini.com/
Hazal Yılmaz: http://www.hazalyilmaz.com/anlamarama/
SesSeda: http://www.ses-seda.blogspot.com/
Nil Ertürk: http://www.nilerturk.net/
STYLEBOOM: http://style-boom.blogspot.com/
Bilun Design: http://bilundesign.blogspot.com/
Reset!: Konularını neye göre seçiyorsun, en çok neler ya da kimler hakkında yazmayı seviyorsun?
Ben moda ağırlıklı yazıyorum ama defile fotoğrafları çok nadir olarak kullandığım şeyler. Daha çok markaların reklam kampanyalarına, sezonda öne çıkan trendlerin yer aldığı çalışmalara ya da ilginç tasarımlara yer veriyorum. Ama yazdıklarım daha çok “giyilebilir moda” üzerine. Mesela Alexander McQueen’in haberlerini yaparım ama Lady GaGa için tasarladığı herhangi bir kıyafeti “Bak McQueen bunu yapmış.” diye yazmam. Çünkü GaGa’dan başka kimse giymez bilirim. Yazacağım konularda çok ya da orta düzeyde bilinen markalar tercihim. Dergilerin kapakları için de bu böyle; Vogue, Elle, InStyle gibi dergiler önceliklidir. W, L’Officiel Hommes gibiler ise daha sonra gelir. Tasarımcılar içinse ayrım yapmam. Tasarlanan şey güzelse yazarım. Ama genelde tanıdık yüzlere yer vermeyi seviyorum.

Reset!: Bir diğer kıramadığımız yargılardan biri de erkeklerin moda hakkında yazması. Sen ve Ozan Alçın gibi bloggerlar yavaş yavaş bu yargıyı da kırmaya başladınız. Üstelik birçok kadın bloggerdan daha çok takipçiye sahipsiniz. Başlarda yakın çevrenden ya da okuyuculardan tepki aldın mı bu konuda?
Ozan benim bir arkadaşım, blogunda belirttiği gibi o da bu yargıyı kırmak için başladı erkek modası hakkında yazmaya. Aslında onun işi daha zor çünkü kadın modası hakkında yazmak erkeğe göre daha kolaydır. Erkekler için yazmak daha çok özen ister. Çünkü bu sektör fazlasıyla “östrojen” bir sektör. Erkekler için giyecek bir şeyler her zaman vardı. Ama son birkaç yıldır ciddi anlamda rota bizlere de döndü diye düşünüyorum. Aynı şekilde Eymen de hem başarılı bir fotoğrafçı olma yolunda hem de iyi bir erkek moda bloggerı. Bu iki yakın arkadaşımın da izleyici sayısının fazla olması başarılarından ileri geliyor. Ozan’ın bizlere göre çok küçük yaşta olması, buna rağmen yerinde yorumları onu ileriye taşıyor. Bense okuyucu sayımın fazlalığını hem erkekler hem de kadınlar için bir şeyler yazmama bağlıyorum. Moda dışında araya serpiştirdiğim eğlenceli şeyler, blogun konsepti ve müzik de sayının artmasına sebep olsa gerek. Aslında okuyuculardan bir dönem tepki aldım. Fakat sebep bu “köy hayatını” bırakıp moda yazmam üzerineydi. Çoğunun belirttiği üzere burada yaşadığım olaylar onlara komik ve okunabilir geliyordu. Fakat sonuçta bu bir dönemdi ve artık buradaki hayatım gayet normal. Bu nedenle yavaş yavaş kendimi diğer konulara verdim. Yoksa kimse “Sabah kalktım, dershaneye gittim, eve geldim, uyudum” ları okumak istemez .
Reset!: Peki ilerde ne yapmak istiyorsun, ne gibi planların var? Moda sektöründe bir şeyler yapmayı düşünüyor musun ya da müzik? Müzikle de oldukça haşır neşirsin.
Ben fazlasıyla enerji dolu biriyimdir. O nedenle ilerde tek bir mesleğin beni tatmin edebileceğini düşünmüyorum. Fakat üzerinde yoğunlaşıp diplomasını elime almak istediğim meslek mimarlık. Yaratıcı yönüm olsa da moda sektörüne “tasarımcı” olarak girme hevesim yok açıkçası. Fakat yine de bir şekilde bu sektörün içinde olmak istiyorum. Stil danışmanlığı, sahne arkası fotoğrafçılığı ya da moda editörlüğü tam bana göre meslekler. Ama sadece mimarlık ve moda üzerine de değil isteklerim. Senin de söylediğin gibi müzikle fazlasıyla haşır neşirim. Şarkı söylemek bana en çok huzur veren şeylerden biri. Bunu meslek olarak yapmak da beni mutlu eder diye düşünüyorum.
Reset!: Türk insanları sence nasıl giyiniyor, özgürler mi? İstanbul da bir Londra ya da Paris gibi moda şehri olabilir mi mesela?
Bence Türkiye giyim konusunda çok ilginç bir yer. İnsanlar sizi iyi yönde de kötü yönde de fazlasıyla şaşırtabiliyorlar. Ama evet! Türk insanı giyinmesini biliyor. Hali hazırda artık erkekler de günden güne aynayla samimiyetini güçlendiriyor ve sokakta yürürken sadece şık kadınlara değil, erkeklere de rastlıyoruz. İçlerinde fazlasıyla özgür olanlar da var. Ama özgür olmak için saçmalayanlardan bahsetmiyorum. Özgürlüğü ve özgüveniyle şahaneler yaratan insanlara tanık oluyorum ve bu beni gerçekten mutlu ediyor. Yıllar önce “Türkiye’nin artık MTV’si var, Avrupa Birliği’ne ihtiyacı yok” demişti Amerika. Şimdi ben bunu değiştiriyorum. Bizim artık Vogue’umuz var ve Türk toplumu moda konusunda günden güne bilinçleniyor. Eğer bu tempoyla moda haftaları, moda fuarları düzenlemeye devam edersek “moda şehri” olmamız çok da uzak değil.
Reset!: Sence 2010’un trendleri neler olacak? Bu yaz bizi neler bekliyor?
2010 yazı güzel bir yaz olacak. Her yaz renklidir ama bu yaz rengarenk olma işini biraz abartacağız sanıyorum. Çiçekli desenler, nötr renklerle kombinlenmiş fuşyalar, pembeler, maviler kesinlikle sık göreceğimiz şeyler. Beyaz ise altın çağını yaşıyor. Tepeden tırnağa tek renk olayı ise benim pek de göreceğimizi sanmadığım bir şey, en azından Türkiye’de. Jean ise altın çağını yaşayan bir başka ürün. Jean gömlekler, jean çantalar, yelekler, blazerlar, yıkanmış, yıpratılmış, yırtık jeanler... Aklına gelebilecek her türlü jean bu sezonda mevcut.
Reset!: Son olarak nerelerden alışveriş yapmayı seviyorsun ve dolabının olmazsa olmaz parçaları neler?
Eğer Topshop, Mango, Jack&Jones, Levi’s, Zara, Pull and Bear, Mavi, Lee ve Bershka’ya uğramazsam kendimi alışveriş yapmış saymıyorum. Tabii yaşadığım yer artık buna elverişli değil, o yüzden şimdilik idare etme dönemine girdim. Şehrin merkezinde bile bu mağazaların hiçbiri mevcut değil. Eğer ihtiyacım olan şey ayakkabıysa ilk tercihim Adidas, Onitsuka Tiger ve son dönemde fazlasıyla değişen Reebok olur. Dolabımın olmazsa olmazları hırkalar ve ceketler. Tişört alırken herhangi bir renkten ziyade önce beyaza yöneldiğimden beyaz renk dolabımda bir hayli yoğun. Dedemden, babamdan ve eniştemden zorla aldığım vintage parçaları da es geçmemek lazım.
Can’ın blogu için: http://kankanerdeyimben.blogspot.com/

|