The Ricky Gervais Show
Ricky Gervais ismi pek çoğunuza tanıdık gelmeyebilir. Belki Guinness Dünya Rekorları meraklısı iseniz ya da podcast takıntınız varsa bu isim size bir çağrışım yapmıştır. Ama efsane TV dizisi “The Office”in İngiliz orijinalinden haberdar olanlar için bu isim unutulmazdır. Zira bu sempatik tombiş İngiliz bu dizinin yaratıcılarından. Dizinin başrol oyuncusu olarak (BBC’ye bu şartla satmış) da büyük bir ün yakaladı ve aldığı çok sayıda ödülle (BAFTA, Emmy, Golden Globe vs.) dünya çapında; ama özellikle kendi ülkesinde çok sevilen bir komedyen oldu. Yine kendi yapımı olan “Extras” dizisi ile de bu başarısını perçinledi. Sinemaseverler onu ölüler ile iletişim kurabilen bir dişçiyi oynadığı “Ghost City”den, kendi yazıp yönettiği hatta yetmiyormuş gibi bir de oynadığı “The Invention of Lying” filminden ya da müze müdürünü canlandırdığı Ben Stiller’ın “Night at the Museum” serisinden daha çok hatırlayacaktır. Ayrıca “Flaminals” başlığı altında yazdığı kitap serisi en çok satanlar listesinde yer alıyor. (Seri önümüzdeki sene uzun metraj bir filme konu olacak ve ana karakterlerden birini de Gervais kendi seslendiriyor)
“The Office”in diğer yaratıcısı Stephen Merchant ile Londra’da, çalıştığı “Xfm” radyosunda kendine bir asistan ararken tanışmışlar ve ikili arasındaki dostluk hemen meyvelerini vermeye başlamış. Dizilerinin yayınlanmaya başladığı 2001 senesinde, ikili ilk göz ağrıları radyoya geri dönüş yapıyor. “Xfm”de, radyodaki program yapımcısı Karl Pilkington’ı da aralarına alarak, “The Ricky Gervais Show”un tohumlarını atmış oluyorlar. Haftada bir, iki saat yayın yapan program kendi deyimleriyle bir “anlamsız konuşmalar serisi” olsa da 2001’den 2005’e kadar pek çok İngiliz radyo dinleyicisinin gönlünde anlam kazanıyor. 2005’in sonunda, programın başarısının farkına varan “The Guardian” gazetesi ekibe on iki bölümlük bir ‘podcast show’u yapmayı teklif ediyor. Bu noktadan sonra ekibin ivmesi inanılmaz bir hız kazanıyor. Podcast’leri o kadar tutuluyor ki 2006 senesi boyunca tüm dünyada bir numaralı podcast olmayı başarıyor. Ve 2007 yılında, bölüm başına yaklaşık 261,670 download ile dünyanın en çok download edilen podcast’i olarak Guinness Dünya Rekorları kitabında yerini alıyor. Hal böyle olunca görsel medyanın ilgisinden kurtulmak olanaksız tabii… Bu uzun soluklu maraton 2010’nun Şubat’ından beri, yapımlarıyla adından her zaman söz ettirmeyi beceren HBO kanalında devam ediyor.
Dizi, anlamış olduğunuz üzere, üç adamın bir araya gelip geyiğin dibine vurmalarından ibaret aslında; ama diziyi bu geyik monotonundan ve bir radyo programı havasından kurtaran şey şovun görsele çevrilişinde izlenen tarz olmuş. Dizi bu anlamda gerçek karakterleri kullanmak yerine farklı bir yol izleyerek tamamen animasyon yapılmış. Gerçi jenerik olarak nitelendirdiğimiz bölümde üç kafadarı bir stüdyoya girip üzerinde mikrofonlar sarkan bir masaya otururken kanlı canlı görebiliyoruz (ki bence bu izleyicinin diziyi kendisiyle ilişkilendirip daha ciddi ve keyifli izlemesine sebep veren en önemli anahtar ve bu anlamda da çok başarılı bir giriş) ama Ricky konuşmaya başlayınca gerçeklikle animasyon birbiri içine erimeye başlıyor ve o gerçeklik de bambaşka bir boyut kazanıyor. “Flinstones” ya da bizdeki isimleriyle “Taş Devri”, “Ayı Yogi” ve “Jetgiller” gibi klasik olmuş çizgi filmlerin yaratıcısı Hanna-Barbera’nın stiline yakın çizgisiyle sanki ustalara saygı duruşu yapıyor ve yarım saat boyunca izleyiciyi sıkmadan kendini izlettirmeyi başarıyor.
Radyodaki iki saatlik şovun yarım saate indirgenmesi, özünden hiçbir şey kaybettirmemiş. Şovun özünde ise yuvarlak kafası ve birbirinden garip söylemleriyle Karl Pilkington karakteri yatıyor. Gerçekten insanı hayrete düşürecek hikâyeleri, ilginç yorumları, çılgın fikirleri ve şahsına münhasır konuşmasıyla, İngiltere’nin köylüsü kıvamındaki Pilkington, Gervais ve Merchant karşısında dibi sonsuz bir espri kuyusu gibi duruyor. Bu ikilinin “The Office”i yazdıkları düşünülürse ortaya çıkan esprilerin kalitesini sezmek de zor olmasa gerek. Dinlendiğinde çok eğlendirici gelen muhabbetler, görsele bakıldığındaysa (çoğu zaman üç adamın bir masa etrafında oturduğunu aklımızda tutarak) konuşulanları destekleyen çizimlerin nostaljik havasıyla kendisini sıkmadan izlettiriyor. Sanki İngiltere’de bir pub’da biranı yuvarlarken yan masadaki üç deli sarhoşu dinliyormuşsun hissi yaratan dizi, orijinalinde de var olan “Monkey News” bölümüyle final yapıyor. Orijinalinden televizyona taşıdığı tek bölüm bu olsa da kesinlikle orijinalliğinden hiçbir şey kaybetmemiş. Bir hikâyesi olan, başı sonu belli, alışılagelmiş bir diziden çok bir talk show programını andıran yapısıyla hiçbir yere gitmiyor; ama kendisini izlettirmeyi de başarıyor.
Daha beş bölüm yayınlanmasına rağmen HBO ilgiden o kadar memnun ki ikinci sezonun siparişini çoktan vermiş bile.

|