The Box - Kutu
Kendine müslüman bir insan evladı olarak ben ve yakın çevremdeki insanlar dışında geri kalan insan ırkının refahı beni çok da ilgilendirmiyor. Haberlerde çıkan “x yerde sel oldu, çok insan öldü” gibi haberler, 12 saniyeden fazla beni etkileyemiyor. Bu duruma bakıp benim hakkımda “çok duygusuzsun” gibi çıkarımlara varmanız doğal; ama kendimizi kandırmayalım. “Ağlarsa bir anam ağlar, gerisi yalan ağlar” diye bir lafı atalarımız boşuna söylememiş. Biz insanlar bencil yaratıklarız ve bunun dışında gösterdiğimiz herhangi bir hareket, sadece diğer insanları öyle olmadığımıza ikna etmek için yapılan çabalar. Üstün bir insan olarak ben bunu çözdüm ve size de kimseyi kandırmaya çalışmamanız konusunda nasihat veriyorum.
Sanat için sanat mı, yoksa toplum için sanat mı tartışması bu alanda reform yapmış toplumların kafasını kurcalayan bir soru. Şahsi fikrimi buradan deklare etmeden söyleyeceğim şudur ki, sadece belirli bir sınıf insan için yapılmış bir eser (ki burada bahsettiğim sergi açılışlarına bedava şarap için gidip ellerinde kadehleriyle “çok ekspresyonist bir çalışma, sanatçı burada imgelemleri fırça darbelerinin altında gizlemiş” gibi abuk cümleler kuran garip insan topluluğu), bence çok da başarılı bir eser değildir. Bazıları da kendi cehaletini gizlemek adına aslında pek de bir şey anlamadığı bir eser için böyle cümleler sarf eder, gördüğü şeyi yere göğe sığdıramaz ya, işte o kısım bence işin en trajikomik kısmı. “Anlamıyorum, öyleyse benim algım dışımda çok derin anlamlar içeriyor, demek ki çok güzel bir şey” gibi bir düşünce yapısı ne yazık ki fark ettirmeden vücudumuzda yaşayan bakteriler gibi. Sırf bu yüzden aslında çok da iler tutar yanı olmayan insanların bazı yerlere geldiğini düşünüyorum. Gözlere nahoş gözükmek istemem; ama bazı filmlerin de sadece bu “algı sınırları dışında olma” sebebi yüzünden kült filmler haline geldiğini düşünüyorum.
“Donnie Darko”yu ilk izlediğimde aklımda kalan tek şey, “Şirinler” hakkında yaptıkları geyikti. Şirine aslında Gargamel’in onların yerini deşifre etmek amacıyla gönderdiği bir robotmuş; ama daha sonra onların bu “şirin” hayat şekillerine uyum sağlayıp bütün kötülüğünü unutmuş. E tabi sadece bir adet dişi Şirin’in olması ve bu yaratıkların bölünerek çoğalmadığını düşünecek olursak kulağa mantıklı geliyor. Bu geyiğin haricinde filmden çok da fazla bir iz kalmamış olmasından aslında filmin çok da büyütülecek bir film olmadığı hakikatine varıyorum. Daha sonra okuduklarım, filmin büyük bir hayran kitlesi olması, kült haline gelmesi gibi haberler beni şaşırttı. Bu durumda mantık silahımı çıkartıp insanlar herhalde anlayamadılar, bu yüzden herhalde iyi bir şey olduğuna kanaat getirdiler diye düşünmem çok da garip karşılanmamalı. Evet “Donnie Darko” çok vasat bir film değildi belki; ama adından sayfalarca bahsettirecek bir film hiç değildi. Filmi izleyen 5 yaşındaki çocuk bir şey anlayamayabilirdi; ama 20 küsur yaşındaki benim de çok da ilerlemiş olmaması benim gerizekalılığımı göstermemeliydi. Mağara adamları da ilk kez yıldırım düşmesi gördüklerinde onu anlayamamışlar ve ona tapmaya başlamışlar. Bence bu durumun da çok farkı yok.
Richard Kelly de insanlardaki bu “bug”ı çok güzel kullanıyor. “Donnie Darko”dan sonra yaptığı “Southland Tales”ın çok da ilgi görmemiş olması, filmin anlaşılabilirliği ile doğru orantılı olduğuna dair bir kanıt tescil ediyor (oysaki Buffy bile oynuyordu filmde). Bu yanlışının farkına varan Richard Kelly 2009 yılında görücüye çıkardığı “The Box” filmi ile daha önceki yaptığı yanlışı düzeltme sevdasında. “The Box” da aynı “Donnie Darko” gibi alengirli bir senaryoya sahip bir film. İzledikten sonra benim gibi görmezden gelebilir ya da “Whoaa ne şahane bir filmdi” diye düşünüp hayranı ol butonuna tıklayabilirsiniz.
“The Box”ın senaryosu ülkemizde de gösterilen “Twilight - Alacakaranlık Kuşağı” (parıltılı vampirlerle karıştırılmasın) dizisinin bir bölümünden alınmış bir öyküye dayanıyor. Daha önce de bahsettiğim insanlardaki “bencillik-kendini düşünme” gibi duyguların istismar edilmesi üzerine bir hikâye. Günün birinde kapınızın önüne bir kutu gelir, sonra yüzünün yarısı yenmiş gibi duran bir amca da size “bu düğmeye basarsanız tanımadığınız bir kişi ölecek; ama size de bir milyon dolar vereceğim” gibi bir peşkeş çeker (aklımıza “Godfather” gelir; “I am going to make him an offer he can’t refuse). Böyle bir durumda benim vereceğim tepki büyük ihtimalle “her basış için ayrı birer milyon dolar mı alacağız?” olurdu; ama bunu söylemek istemiyorum, sonra insanlar bana duygusuz diyor. E tabi öyle her yüzünün yarısı yenmiş amcadan kutu alırsanız başınıza birtakım olaylar gelmesi doğal, önceden düşünmeniz lazım bu işin içinde bir kurt yeniği olduğunu.
“The Box” filmini de “Donnie Darko”yu koyduğum rafa kaldırıyorum (Night M. Shyamalan’ın sol tarafı). Bu raftaki filmleri belki bundan 5 - 10 sene sonra tekrar izlerim, o zaman farklı düşüncelerim / yorumlarım olur; ama şimdilik gereğinden fazla büyütülmüş klasmanına sokuyorum. Ve hemen inventory’den immunity veren armour değişikliği yapıyorum ki “Donnie Darko” hayranları üstüme çullandığında zarar görmeyeyim.

|