Shutter Island - Zindan Adası
Hayalle gerçek arasındaki ince sınır belirsizleşmeye başladığı anda, neler olup bittiğini anlayamadan anlamlı gelen her şey anlamsızlaşmaya başlıyor. Gördüğün rüyaların gerçek, gerçeklerin rüya olup olmadığını anlama çabası giderek büyüyen koca soru işaretleri yaratıyor zihninde. Ve bir an geliyor, çabalamaktansa teslim olup kabullenmek her şeyden daha kolay görünüyor. Teddy Daniels mutsuzluklarını ve sıkıntılı günlerini geçmişine gömmeye çalışan bir federal ajandır. Suç işlemiş akıl hastalarının tedavi gördüğü adadaki klinikten kaçan bir hastayı bulmakla görevlendirilen Teddy Daniels ve yardımcısı, kolaylıkla girdikleri bu zindan adasından çıkmalarının aynı kolaylıkla olmayacağını çok geçmeden anlayacaklardır. Yaklaşan fırtınanın beraberinde getirdikleri, Teddy’nin geçmişine gömdüğü bütün sırları tekrar yüzeye çıkarken Teddy gittikçe büyüyen soru işaretleri arasında sıkışıp kalacaktır. Hayalle gerçek arasındaki sınırda kaybolan Teddy için ‘gerçeği’ bulmaya çalışmak hayli zor olacaktır.
Yönetmenin daha önceki filmlerinde de görmeye alışık olduğumuz Martin Scorsese - Leonardo Di Caprio çalışmasının son örneği olan “Zindan Adası”, 1950’lerde yaşanan gizemli, dramatik ve gerilimli bir hikâye üzerine kurulmuş. Filmde sürekli olarak seyirciye verilmeye çalışılan gerilim başlarda fazla ve gereksiz gelse de, sonradan (özellikle ikinci yarıdan itibaren) hikâyenin akışı sayesinde bu fazlalık bir kenara itiliyor. Bu da akla, efektlerle, gerilim dolu müziklerle ekstra çaba harcanmasa da filmin tamamında bunu hikâyenin yapmasına izin verilse nasıl olurmuş sorusunu getiriyor. Birinci yarıda sıradan bir film sınırında ilerleyen “Zindan Adası” ikinci yarıda çok daha güzel karşılıyor seyirciyi, büyük bir merak kazanının içine atıyor ve sonuna kadar da bırakmıyor. Filmde geçen her kareyle beraber yürütülen fikirler, bu çıkmazda iyice kafa karışıklığına yol açarken, tahmin etmeye çabalamadan izleyenler muhtemelen filmin temelini oluşturan küçük küçük ayrıntıları fark etmenin keyfine varıyor. Çekiminde gerçek mekânlar kullanılan ve bazı kısımlarında dijital efektlere yer verilen filmde, özellikle hikâyenin ipuçlarıyla dolu rüya sahnelerinde, çok başarılı görsel bir tat kalıyor seyircide. “Kill Bill”, “Inglourious Basterds” gibi filmlerden de tanıdığımız başarılı görüntü yönetmeni Robert Richardson bu filmde de, özellikle Teddy’nin eşiyle olan hayallerinde gösterdiği, görsel başarısını filme adeta kazımış.
Film Dennis Lehane’nin 2003’te yayınlanan aynı isimli romanından başarılı bir uyarlama olmuş. Bütün o baş döndüren hikâyenin içinde heyecanla ilerlerken son sahnelere gelindiğinde yaşanan karmaşanın daha da artmasıyla affalladığımı hatta film bittikten sonra filmi tam anlamıyla anlamak için hayli çaba sarf ettiğimi söylemeliyim. Filmin sonuna kadar iki uçlu bir hikâye olarak ilerleyen “Zindan Adası”, birçok insanın olan biten hakkında fikir ayrılığına düşmesine ve filmin iki farklı şekilde yorumlanmasına neden oluyor. Filmin herhangi bir spoiler’ını duymanın, izlemeyenlerin filme karşı heyecanını öldüreceği bir gerçek. Ama öte yandan filmin, spoiler vermeden anlatmanın son derece güç olduğu bir film olduğu da bir gerçek. Bu sebeptendir ki daha fazla uzatmadan ve izlemeyenleri kızdırmadan burada bitirip izlemeyenlerin mutlaka izlemesi gerektiğini, izleyecekleri güne kadar her türlü spoiler’dan köşe bucak kaçmalarını ve film sırasında öyle miydi böyle miydi, katil kesin bahçıvan tarzı cevap bulma çabalarını bir kenara bırakıp sadece filmi izlemelerini şiddetle tavsiye ediyorum.

|