Moon – Ay

İnsanlığın teknolojiyle savaşı, teknoloji ilerledikçe Hollywood’a daha çok malzeme olmaya başlıyor; ama bununla beraber pek çok türde olduğu gibi bilim-kurgu türünde de çıkmaza giren sinema sektörü, elindeki nadir iyi fikirleri de birer birer harcamakta da beis görmüyor. Yanlış anlaşılmasın “Moon”a falan laf sokuşturmaya çalışmıyorum burada. Aksine, güzel şeyler söyleyeceğim film hakkında; ama ondan önce sene içinde gösterime giren türün diğer örneklerine dair de birkaç bir şey söylemek istedim.

“Avatar”la James Cameron’ın “The Abbys”ten tam 20 sene sonra tekrar bilim-kurguya döndüğü bir yıldan bahsediyoruz her şeyden önce. İçerik anlamında oriijinalliği çok tartışılsa da sektöre getirdiği canlılığı kimse inkâr edemez. Üçüncü filmin yarattığı hayal kırıklığının ardından nihayet kıyamet sonrası dünyayı görebileceğimizin verdiği heyecanla izlediğimiz “Terminator: Salvation”ın gene ‘insanlık vs. makineler’ teması üzerinden 100. kez verdiği mesajın üstüne sırf hikâyede uyduruk uzaylı robotlar var diye künyesine “bilim-kurgu” tanımının eklendiği her dakikası ayrı ziyan “Transformers 2” de hiç iyi gelmedi. “İnsanlığın bilgisayarlarla, robotlarla bitmek bilmeyen mücadelesi” temasının bilmem kaçıncı varyasyonları olan “Gamer” ve “Surrogates” gibi filmlerin çekildiği (bilhassa geri zekâlılıkları bakımından Bay’in filmiyle yarışan bir performans sergiliyor “Gamer”ın senaristi. Öyle ki “Surrogates” yanında başyapıt benim için) bir ortamda nadiren de olsa iyi filmlerin çıktığına şaşırıyorum bazen. Nitekim “Star Trek”, “District 9” gibi yapımlar veli nimet oldu bizler için bu sene. “Moon” da Filmekimi’nde ülkemize uğrayan yılın ufak sürprizlerinden biriydi. Ama onu insan-uzaylı çekişmesi üzerinden insanlığa dair bambaşka şeyler söyleyen “District 9”dan ayrı bir yere koymak lazım. “Moon”, insan-teknoloji ilişkisine bakıyor ve pek çok türevinin aksine ele aldığı meseleye daha içeriden, daha samimi bir noktadan bakmayı tercih ediyor. Filmin açılışından itibaren her karesinde bunu hissetmek mümkün.

Sam Bell, Lunar isimli şirketin kurduğu Ay’daki üste çalışmakla görevli. Üç senedir aynı üste enerji hasatı yapmakta ve bunu Dünya’ya göndermekte. Yanındaki Gerty (Kevin Spacey’nin müthiş seslendirmesiyle) isimli robotu dışında kimi kimsesi yok. Tek tesellisi yakında işinin bitip Dünya’ya, ailesine geri dönecek olması. Kısacası iyi para kazanmak için ruhunu süper güçlere satmış, milyonlarca modern proletaryadan biri o da. Buradan çıkarılabilecek alt metinlerin zenginliği bir yana, teknolojinin tüm gelişmişliğine rağmen hepsini kontrol edecek bir insan gücüne duyulan ihtiyaç duygusu – şahsen bende klostrofobi yaratan- atmosfere çok güzel yedirilmiş. İlaveten, “teknolojinin yalnızlaştırdığı birey” gibi kulağa son derece klişe gelen; fakat internet kuşağı olarak maalesef bir o kadar da gerçek olduğunu deneyimlerimizden bildiğimiz bir temayı da tüm filme fazla göze sokmadan sindirmeyi başarıyor Duncan Jones (kör gözüne parmağım tarzı isteyenler “Gamer”a göz atabilirler, aman dikkat edin de gözünüz çıkmasın).

Ancak bir ilk film oluşundan dolayı elbette ki eksik kaldığı noktalar yok değil. Filmin sürprizinin ortalarında bir yerde açığa çıkıyor oluşu, seyircinin yeteri kadar paranoyalara sürüklenip tahminler yapmasını engelliyor. Biraz alelacele bir yaklaşımla, belki de ilk filmini çekmenin verdiği heyecanla, Jones filmin kırılma noktasına çabuk varıyor. Öykünün “twist”i açığa çıktıktan sonra farklı bir yöne dönüyor film belki biraz; ama heyecanın tırmanacağı yerde tempo ilginç bir şekilde hafiften düşmeye başlıyor. Bu kısımda Duncan Jones’un elinde Sam Rockwell gibi bir koz olduğuna yatıp kalkıp şükretmesi gerekiyor bana kalırsa. Şu anda benim için “underrated” denilen kavramı karşılayan başka bir aktör daha yok Hollywood’ta. Adamın kariyerine bir gidin bakın. Her filmde -ki bunlara “Charlie’s Angels” gibi berbat bir yapım da dâhil- inanılmaz bir titizlikle birbirinden çok farklı, acayip acayip karakterler yaratmayı başarıyor. O kadar çok yönlü bir aktör ki nasıl olup da halen hak ettiği yere gelememiş olduğunu kafam basmıyor. Bir Oscar adaylığı bile yok diyeceğim; fakat artık bilindiği üzere yoldan geçen adama bile verecek hale geldiler. Benim bu adamı sevmem, beğenerek takip etmem için bir kıstas değil o ödül ancak bu seneki Oscar’larda hem en iyi erkek, hem de yardımcı erkek kategorisinde aynı anda yarışabilecek kadar inanılmaz bir iş çıkarıyor Sam Rockwell. Gerçekten de Tom Hanks’in “Cast Away”inden bu yana tüm filmi tek başına sırtlamayı başarabilen başka bir performans daha hatırlamıyorum. Bu kadar dar bir alanda geçen bir filme böylesine sürükleyicilik katabilmek her babayiğidin harcı değil. Rockwell’in altından kalkamayacağı bir iş olmadığını zaten biliyordum da bu performanstan sonra da tescillemiş oldum. “Iron Man 2”de kötü adam olarak karşımıza çıkacak olmasını düşündükçe bir heyecan basıyor tüm vücudumu. Bu sene gösterime girecek olan Hilary Swank’le başrolleri paylaştığı, buram buram Oscar kokan “Betty Anne Waters”la Akademi nihayet kendisine bir şans verecek mi merak etmiyor değilim.

İlk yönetmenlik deneyiminde Duncan Jones, insan doğasına ve insanın tüm o teknolojik aletler arasında nerede durduğuna dair, çok içeriden, samimi ve duygusal bir öykü anlatmayı başarmış. Yer yer eksikleri olsa da ve izleyicide ufak da olsa bir tatminsizlik yaratsa da açıklarını Rockwell’le iyi kapattığı kanısındayım. “District 9” gibi hak ettiği değeri görmedi belki; ama iyi bir bilim-kurgu yapmak için şaşalı efektlere gerek olmadığını mütevazı bütçesiyle gösteren yılın “ufak” sürprizlerinden biri oldu benim için.   




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010