Ayça Damgacı Röportajı
“Bir film yönetmek için sinema bilgisi gerekir ki bu benim alanım değil, şimdilik... Benim için roller çok önemli. Yazarken yazarsınızdır, senaryo basılır, sete gidilince o iş biter, artık yönetmen, oyuncu vs işini yapar.”
Ayça Damgacı
2008 yılında “Gitmek: Benim Marlon ve Brandom” filmiyle izlediğimiz ve son olarak Sermiyan Midyat’ın “Ay Lav Yu” filminde evde kalmış abla rolüyle karşımıza çıkan; sinemadan tiyatroya ve de müziğe sanatın birçok dalında işleri olan güzel bir röportaj gerçekleştirdik.
Reset!: Ayça Damgacı denildiğinde akla ilk olarak “Gitmek: Benim Marlon ve Brandom” filmi geliyor. İnsanın kendini anlatması zor bir şey; fakat biraz daha sizi tanımak istesek Ayça Damgacı kimdir?
Ayça Damgacı: Evet gerçekten de insan çok yabancılaşıyor kendinden bir başkası gibi bahsetmeye başlayınca... Gençliğinde yıllar yılı ne yapacağına bir türlü karar veremeyip, kendini nerelerden atsam derken, aslında gönlünde sahne sanatları olduğunu farketmiş (ki öncelikle en büyük tutku ve arzum şarkı söylemekti) ve böylece İstanbul Üniversitesi Öğrenci Kültür Merkezi Tiyatro Kulübü’nde soluğu alarak oyuncu olma yolculuğuna başlamış biri... Tabii o sırada beşinci yılında olmama rağmen hala iktisat fakültesini bitirememiştim. Sonra Edebiyat Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde dramaturgi ve tiyatro eleştirmenliği okudum. Stüdyo Oyuncuları’nda oyunculuk eğitimi, Tiyatro Oyunevi’nde on sene kadar çeşitli oyunlarda oynadım derken, Göçebe Şarkılar adlı müzik grubunu kurduk; ez cümle hayallerimin çoğunu gerçek yapmak için uğraştığım bir on beş senenin ürünü “Ayça Damgacı”.
R!: İktisat okumaktan vazgeçip oyuncu olmaya karar vermişsiniz. Ülkemizde genel bir yargı vardır. Aileler çocuklarının iktisat, işletme, mimarlık, mühendislik vb. bölümlerde okumalarını; ancak bu şekilde bir “hayat”larının olacağını düşünürler. Siz oyunculuğu seçtiğinizde ailenizin tavrı ne olmuştu?
A.D.: Elbette ki okulu bıraktığımda bir hayli endişelenmiş ve üzülmüşlerdi. Bir yandan ne yapacağımı bilememe halime de üzülüyorlardı. Tedirginliklerine rağmen her zaman yanımda oldular. Her oyunumu izlemeye koşa koşa geldiler, görüşlerini bildirdiler. Ki bu mesleği seçtikten sonra da günlerim kolay geçmedi. Desteklerini esirgemediler hiç.
R!: Tiyatro Oyunevi kadrosunda yer alıyorsunuz. Şu an rol aldığınız bir tiyatro oyunu var mı? Eğer varsa bize biraz bu oyundan ve oyundaki rolünüzden bahseder misiniz?
A.D.: Tiyatro Oyunevi’nde 1998’den bu yana pek çok oyunda yer aldım. “Hikaye-i Donkişot” (Cervantes), “Ceza Kolonisi” (Kafka), “Evlenme” (Gogol), “Ormanların Hemen Önündeki Gece” (Koltes), “Unutmak” (Unutmaya karşı tiyatro için Fransız yazarlar tarafından yazılan kısa oyunlar), “Döne Döne” (Schwab). Son olarak da “Beklerken” isimli bir oyunda rol alıyorum. Avrupa’da bir çok ülkeyi gezdik SEAS (denizler) Festivali kapsamında. Yaz aylarında da yine deniz kıyısı memleket ve şehirlerde oynanmaya devam edecek. Oyun umutlarını ve hayallerini uzaklarda ve hatta daha medeni “batılı” bir yerde aramak için, kabul edilmek ve onaylanmak için bir tür arafta bekleyen, sınır tanımayan mültecilerin hikâyesini anlatıyor. Karakterler biraz Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden gibi. Mesela ben daha Egeli, Rum ya da Ermeni ya da Roman diyebileceğiniz; ama tüm bu göstergelerin üzerinde daha soyut, köyünü çeşitli nedenlerde terk etmek zorunda kalmış, hayatını aşkını bulmak ve becerilerini sergilemek isteyen bir kadını oynuyorum. Son olarak yer aldığım bağımsız bir yapım var(dı) Özen Yula’nın “Yala Ama Yutma” adlı oyunu. “biriken” grubu yönetiyor. Bildiğiniz üzere şubat ayında bir sürü talihsiz olay geldi başına olayın. Vakit Gazetesi hedef gösterdi vs vs. Sonuçta prömiyerimizi Ekim’e erteledik.
R!: Genelde hem bir tiyatro oyununda hem de film, dizi vb. işlerde rol alan oyunculara sorulur: Tiyatro mu, sinema mı, yoksa TV mi diye? Biz bu soruyu değiştirelim ve şöyle yapalım: Bir sanat dalı olan sinemadaki işlerin bazılarına “sanat filmi” deniyor; oyuncular, yönetmenler ve senaristlerden TV’de yaptıkları işlerle, sinema ve tiyatrodaki işlerini karşılaştırmaları isteniyor. Bütün bu karşılaştırma merakı içinde bir şey atlanıyor galiba: Medya ve sanat karşılaştırması. “Sanat” ve “medya” sizin için ne ifade ediyor?
A.D.: Popüler kültür ve sanat olarak bakmak daha doğru bu meseleye. Medya hep popüler olan üzerine yaslanıyor; çünkü “satmak”la ilgili bir derdi var. Süslemek, paketlemek ve en doğru şekilde, en çok kişiye ulaştırmak. “Sanatsal” denilen şeyin belki böyle bir kaygısı yok diyebiliriz. O kendi sözünü kendine has söylemeyi isterken, “çok tüketilebilir” olmak adına kendinden ödün vermeyen. Ama gelgelelim bu devirde herkesin derdi çok kişiye ulaşmak bir yandan. Mesela “Gitmek” filmini, gönül ister ki bir milyon insan izlesin en az, böylelikle bize benzemezlerin hayatında bir şey değiştirebildiğimize inancımız artsın. Ama bunun olmayacağını da biliyoruz; çünkü adı “sanat filmi”. Ya da “Yala Ama Yutma” oyunu vakasını ele alalım. “Underground” bir oyun yapmaktı arzumuz. Ama ilk defa basında duyurusu iyi yapılsın istedik, çok insana ulaşalım... Sabah Gazetesi’nin ekinde çıktı, son derece magazinel bir biçimde, mankenlerin yarı çıplak fotoğraflarıyla beraber. Üstelik de bilgi hatalarıyla dolu. Tiyatro oyunu için, senaryo demişler. Yazarın adı yanlış vs. Bunlara rağmen, e iyi işte bizim arzuladığımız, sarsmak istediğimiz seyirci profiline ulaştık, falan diye züğürt tesellisinde bulunurken, ertesi günü Vakit Gazetesi “ahlaksız oyun” diye haber yaptı. Ve yer yerinden oynadı ve sonunda oyunu ertelemeye kadar vardı mesele. Tam bir medya faciası. Bu sebeple hangi görüşten olursa olsun tüm medya organlarına hayli temkinle yaklaşıyorum.
R!: Sinemaya gelecek olursak, 2008 yılında Ayça Damgacı adı “Gitmek: Benim Marlon ve Brandom” filmiyle duyuldu ve uzun bir süre de hem film hakkında hem de sizin yazar / oyuncu kimliğiniz hakkında konuşuldu. Bize biraz bu filmin başlangıç serüveninden bahseder misiniz?
A.D.: 2001 yılında “Sarı Günler”in setinde tanıştık Hama Ali’yle. Ve sonra olan oldu. Aşık olduk. Beraber yaşamak istedik, bundan sonra hayatı paylaşmak. Belki de ben daha çok istedim... Bunun gerçek olması için de her yolu denerken (kaçakçılardan, dış işleri bakanlığına kadar her yola başvurduğum söylenebilir) çıkmaza girdim. Mümkünatı yoktu o dönem. 2001 - 2005 yılları arasında. Neyse sonra yazmaya başladım. Başıma gelen her şeyi, kimlerle tanıştım, neler konuştum, hangi haberler beni sarstı. Bunları bir film senaryosu gibi yazdım. Hatta öyle yazmaya başlayınca, ciddiye aldım. Her gün başına oturup çalışıyordum. Ve sonra bir gün cesaretimi topladım ve Hüseyin Karabey’e yolladım. O da ayrı bir cesur / deli ki ilk uzun metrajlı filmi yapmaya karar verdi....
R!: Ravin Asaf’la tanışmanız nasıl gerçekleşti? “Sarı Günler” adlı filmdeki rol teklifini kabul etmenizdeki etken neydi? Bize biraz “Sarı Günler” filminin konusundan bahseder misiniz?
A.D.: Ravin beni sokakta keşfetti... Taksim meydanında bir adam yanıma geldi ve –oyuncu olduğumu bilmeksizin- benim gibi tombul bir kız aradığını söyledi. Hatta söyletti, asistanına (Serkan Acar, “Sonbahar” filminin yapımcısıdır şimdilerde J) Ben de şaşırdım dedim, e ben zaten oyuncuyum... Sonra ertesi gün Sine-Sen’de buluştuk senaryoyu verdi. Baktım senaryo şahane. Bir kürt köyü Saddam Hüseyin askerleri tarafından yakılan, onun hikâyesi ve düşünmeden kabul ettim...
R!: “Sarı Günler”in setinde Kuzey Iraklı oyuncu Hama Ali Khan ile tanıştınız; fakat çekimlerden sonra Hama Ali Khan’ın Irak’a dönmesiyle sizin de “özlem” duygusunun temelde olduğu serüveniniz başladı. Irak’a gitmeye nasıl karar verdiniz?
A.D.: Fazla düşünmeden pasaportumu aldım ve hedefe kitlendim... J
En zor kısmı -çünkü ilk İran’da buluştuk- Van’da yaptığım tesettür alışverişiydi. Geldim otele giydim, etek, uzun ceket, eşarp. Nasıl bağlanacağanı da bilmem. Kendimce giydim. Hiç beğenmedim kendimi aynada. Moralim bozuldu. O beni nasıl tanıyor ve beni nasıl bulacak... Gerisi teferruhat, seyyaha yollar dayanmaz. Ben gerçekten bir çingene kadar yolculuğun sert ve kıvrak kurallarını iyi beceriyorum sanırım... Ayrıca şimdi filmdeki görüntülerimde türbanlı halimi beğeniyorum...
R!: Film aslında “politik” bir meseleye değiniyor; fakat birebir dökümanlara dayanan bir belgesel filmi tadında değil. İçinde mizahı da barındırıyor, dramı da ve bir yandan da bir yol filmi. Filmde sisteme olan tavrınız sert; fakat bu sertliğin hemen arkasından komşunuzla olan diyalogunuz ya da yolculukta karşılaştığınız insanlarla olan diyalogunuz filmin havasını yumuşatıyor. Bu nokta size gelecek karşı tepkilerden bir çekinceniz olduğu için mi sert eleştirinin arkasında böyle mizahi öğelere de yer verdiniz? Filmin bu şekilde bir atmosfere sahip olmasındaki etken nedir?
A.D.: Belki bu soruyu cevaplaması gereken kişi yönetmendir. Çünkü tüm dramatik tercihler onun. Ama bence hayat zaten bu zıtlıkları barındırıyor içinde. Birini öldürecek kadar sinirlenebilirsiniz; ama hasta eşi yanınıza gelince üzüntüden kendiniz ölmek istersiniz. Silahlar, bombalar patlar sığınacak delik ararsınız; ama beş saat sonra bir düğün halayına karışabilirsiniz. Doğuda özellikle hayat böyle. Bizim korunaklı şehirli hayatlarımızın algısıyla zor bunları anlamak bence...
R!: “Gitmek: Benim Marlon ve Brandom” gibi otobiyografik bir filmde hem senarist kimliğiniz var, hem de oyuncu kimliğiniz. Bütün bu özellikler olunca filmi hiç kendiniz yönetmeyi düşündünüz mü? Hüseyin Karabey’e karşı çıktığınız, çekim planlarını değiştirdiğiniz yerler oldu mu?
A.D.: Bir film yönetmek için sinema bilgisi gerekir ki bu benim alanım değil, şimdilik... Benim için roller çok önemli. Yazarken yazarsınızdır, senaryo basılır, sete gidilince o iş biter, artık yönetmen, oyuncu vs işini yapar. Ben de sette tam bir oyuncuydum işini yapan. Tek tartışmam oynama-oynanma biçimi üzerine olmuştur en fazla. Bu da çok doğal bir durum.
R!: Hüseyin Karabey’in filmi aktarmasını bir izleyici olarak nasıl buldunuz?
A.D.: Beğendim, dürüst buldum.
R!: Yaşadığınız bir olayı tekrar canlandırmanın zorlukları nelerdi sizin için? Sonuçta bir noktada yaşadığınız tekrar canlandırdığınızda kendinizi de olumlu ya da olumsuz eleştirmeye başlıyorsunuz. Bu eleştirme sürecinde “Keşke böyle bir yolculuk yapmasaydım” mı dediniz, yoksa tam tersine “İyi ki de bu yolculuğa çıkmışım” mı dediniz?
A.D.: En büyük zorluk, kendi samimiyetinin ölçeri olmak... Sonuçta “Ayça nasıl yapardı” diye düşünmeye başladığın an kendinden başka yardımcın yok. Ve yönetenlerin üstünde “yüce yargıç” oluyorsun kendini eleştiren. Bu kısmı zordu biraz. Bir de kendimden genelde memnuniyetsiz idim. Hep gün sonunda, şu sahnede de kötü oynadım, bu sahne de fena oldu gibi sonuçlara varıyordum. Bir de o kadar zamana karşı yarışıyorduk ki, olmadı bi daha çekelim, ahh sayın yönetmenim nasıl oldu gibi lükslerimiz yoktu özellikle yolculuk bölümünde. Nokta atışı bir nevi.. İşte orada daha önce yaşamış olmanın avantajını kullanıyorsun. Birçok kişiden daha kolay benim o duyguları çağırmam... İyi ki şimdi yanımda bir set dolusu insan var ve buraların az da olsa tadını çıkaracağım dedim çekimler sırasında. Pazara gitmek, sohbet etmek, yemekte eğlenmek. İlkinde sadece gergin bir bekleyiş, safi tedirginlik vardı.
R!: Hama Ali Khan’la hala görüşüyor musunuz? Kendisi bu hikâyenin bir film haline getirildiğini öğrendiğinde tepkisi ne oldu?
A.D.: Nadiren telefonda görüşüyoruz. Süleymaniye’de kendisi. Beni hep destekledi her aşamasında filmin.
R!: Sinemadan devam edecek olursak en son Sermiyan Midyat’ın “Ay Lav Yu” filminde rol aldınız. Bize biraz rolünüzden ve projeden bahseder misiniz?
A.D.: Rolüm benim de senaryoyu okuduğumda en sevdiğim karakterdi. Nalet, evde kalmış abla. Öfkeli tüm aileye ortalığı kasıp kavuruyor. Ama sonra gelen Amerikalı ailenin oğluna aşık olup onu dağa kaldırıyor. Son derece devrimci bir karakter J
R!: “Ay Lav Yu” filmine baktığımızda etnik köken olarak Kürtler’i görüyoruz, “Gitmek” filminde de bu durum söz konusuydu. Bu nokta Sermiyan Midyat’ın size bu rolü teklif etmesinde ya da sizin bu projeye katılma isteğinizde bu etnik topluluğu toplumsal açıdan daha iyi bilmeniz ve önyargısız yaklaşabilmeniz gibi bir durum mu söz konusuydu?
A.D.: Sanmıyorum... Hatta Sermiyan henüz izlememişti “Gitmek”i o dönemler yurt dışında yaşadığından. Bence ilk olarak oyuncu ve insan olarak inandı ve güvendi. Ve herhalde o coğrafyaya yakınlığımı duyduğundan, projesinde severek oynayıp sette huzurla çalışabileceğimi düşünmüş olabilir.
R!: TV’deki tek işiniz “Güldünya” adlı diziydi galiba. Biraz bu diziden bahseder misiniz?
A.D.: Kadın sığınma evindeki matrak sekreter Aynur’u oynuyordum. Herkes “erkek şiddeti” mağduruyken o biraz erkeklerin peşinden koşan naif bir karakterdi. Ama daha sonra o matraklığının altında yatan ve aslında orada çalışmasına sebep olan ağır yaşam öyküsü de konu olacaktı birkaç bölümde; ama ne yazık ki dizinin ömrü vefa etmedi... Yazık oldu çünkü “Kadına Yönelik Şiddet” konusunu işleyen önemli bir TV işi olacaktı. Seyirciler katılsın ya da katılmasın en azından haftada bir kere bu konu, izleyen her evde gündeme gelecekti. “Bilinçlendirecek” vakit kalmadan reyting savaşları arasında eridi gitti..
R!: “Kadına Yönelik Şiddet” olgusuyla ilgili seminerler, geceler düzenlendiğinde Türk halkı sağduyulu bir şekilde katılıyor ya da bir şekilde takip ediyor bu tür etkinlikleri. Fakat insanların bir günde en çok vakit geçirdikleri alet vasıtasıyla bu olguya dikkat çekildiğinde dizi ilgi görmüyor ve yayından kaldırılıyor. Bunun nedeni nedir sizce?
A.D.: Çünkü insanlar kendilerinde olmayan, o üst, hayali dünyaya bayılıyor. Melodram hastalığı. Toplumsal içerikli temalardan sıkılıyorlar sanırım. “bütün gün zaten felaket haberleri biraz da gülelim neşemizi bulalım ayol bu ne hep gözyaşı” diyorlar... Ya da konaklarda zenginlerin, üst tabakanın dramına, acılarına bakmak, gözetmek istiyorlar.
R!: Tiyatro kökenli olan oyuncular genelde TV oyunculuğuna karşılar, sizce TV oyunculuğunun en büyük avantajı ve dezavantajı nedir?
A.D.: Bence TV oyunculuğu- sinema oyunculuğu- tiyatro oyunculuğu diye bir ayırım olamaz. Oyuncunun işi en sahici, samimi şekilde oynamaktır. Farklı teknikler olabilir sadece. Ha TV’nin en büyük avantajı, oyuncuların para kazanıp insanca yaşabilmelerini sağlaması...
R!: Çalışmalarınız arasında son olarak müziğe gelirsek, “Göçebe Şarkılar” adlı toplulukta vokalistsiniz. Bize biraz bu projeden bahseder misiniz?
A.D.: Hep göç etmiş bunu bir yaşam biçimi haline getirmiş ya da göç etmek zorunda kalmış halklardan şarkılar söylüyoruz. Balkanlar, Endülüs, eski Yugoslavya, Mezopotamya, Anadolu’dan. Ermenice, Ladino, Çingenece, Kürtçe, Sırpça, İspanyolca, Yunanca. Haymatlos’da sahne alıyoruz bu sıralar. Merak edenler web sitemizden ya da Facebook’taki “Göçebe Şarkılar” grubuna üye olarak takip edebilir.
R!: Konserlerde şarkı söylerken oyuncu kimliğinizi de kullanıyor musunuz? The Dresden Dolls tarzı bir sahne performansı keşke bizde de olsa =)
A.D.: Belki biz de onların ‘etnik’ versiyonunu yapıyoruz.
Elbette kullanıyorumdur. Çünkü biz bilmediğmiz dillerde söylüyoruz şarkıları. Ama anlamlarını ezberleyip ve bir şekilde seyirciye gerek oyunculuk gerekse şarkıyla, müzikle anlatmaya çalışarak. Hissetmek, bunu yansımak oynamak demek bir yandan..
R!: Röportajları okuyanlar için cevabı en çok merak edilen sorulara geldiğimizde; filmografisini takip ettiğiniz yönetmen / oyuncular kimler?
A.D.: Elbette, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, en çok takip ettiğim Türkiyeli yönetmenler. Ama yeni kuşaktan İnan Temelkuran (özellikle “Bornova Bornova”yı da gördükten sonra) asla kaçırmayacağım bir yönetmen. Özcan Alper ve Hüseyin Karabey’in yeni işlerini sabırsızlıkla bekliyorum. Ken Loach, Haneke, Makhmalbaf ailesi, Kim Ki Duk... Oyunculara gelince ... Özellikle takip ettiğim oyuncular yok ne yalan söyleyeyim... Her iyi oyuncu, iyi bir yönetmenin rejisinde iyi oynayabilir, iyi bir kurgucu iyi oynanmış sahneleri özenle seçiyorsa. Benim için sinema - oyuncu ilişkisi bu... Ama mesela nedense Isabelle Huppert’in oynadığı her film öyle oluyor... J
R!: “Bu karakteri canlandırmayı çok isterdim” dediğiniz performanslar nelerdir?
A.D.: Hiç böyle şeyler hissetmiyorum; ama çizgi dışı rolleri çok seviyorum genelde. Mesela “Batı Yakası Hikayesi”nde Maria olmak bir azap; ama Anita olmak bir düş gibi, ateş gibi. Antigone olmak sıkıcı; ama Medea olmak kapkara. İnsan denen mahlukatın karanlık yanlarını merak ediyorum, kötücül yanını. Bunu araştırabileceğim her rolü oynamayı isterdim.
R!: Birlikte çalışmayı istediğiniz yönetmenler kimler?
A.D.: Akıllı, yaratıcı, derin, “sanatçı” sıfatını gerçekten hakeden her yönetmen..
R!: “Gitmek” otobiyografik bir hikâyeydi ve sizin kaleme aldığınız bir hikâyeydi. Şu sıralar senaryo, hikâye, tiyatro oyunu vb. bir çalışmanız var mı kendi yazdığınız?
A.D.: Kafamda fikirler uçuşuyor; ama yazabilmek için biriktirmek lazım öncelikle.
R!: Ayça Damgacı bize kendisini beş kelimeyle özetlerse…?
A.D.: Sabırsız, adaletli, yıkıcı, septik, hayalperest
R!: Ve son olarak, Ayça Damgacı’nın bir sonraki projesi nedir? Sizi nerede göreceğiz?
A.D.: “Yala Ama Yutma” oyunu olacak umarım...
Reset! Ekibi adına çok teşekkürler!

|