Veda

"Ölüme meydan okuyan bir kuşağın hikâyesi"

Filmin adı ağızlarda dolaşmaya başladığı ilk günden itibaren, film en son çıkmış Atatük filmi olan “Mustafa” ile karşılaştırıldı. Kimileri “Mustafa”da düşülen hatalara düşülmemesini umut etti, kimileri “Veda”nın kesinlikle “Mustafa”dan daha iyi olacağı kanısına ilk günden vardı, kimileriyse iki filmin de iki ayrı film olduğunu baştan kabul etti, karşılaştırmanın saçma olacağını düşündü. Peki neydi “Mustafa”da bir kesimi bu kadar rahatsız eden hatalar? Neydi hemen onun telafisini gerektirecek bir Atatürk filmi beklemeye başlatan? Atatürk’ü insan yüzüyle perdeye aktarmak… Yemesiyle, içmesiyle, korkusuyla, alışkanlıklarıyla… Fakat insanların istediği bu değil, ilkokuldan beri akıllarımızda oturttuğumuz o ulu mevkide görmekti. “Veda”nın haberi geldiğinde işte çoğu insan bu bekleyiş içerisindeydi. Harcanan bütçelerden bahsedildi, dönem kıyafetleri için ne derece uğraşıldığı anlatıldı, makyaj çabaları prodüksiyonun kalabalığı derken umutlar gittikçe büyüdü. Fragmanın gösterilmeye başlaması ise umutların tavana vurduğu noktaydı. Büyük bir coşku, büyük bir heyecan vardı fragmanda bile. Filmin nasıl olacağı artık pek şüphe götürmüyordu. Fakat gösterim günü geldi ve olan oldu. İşte bu umutlarla beklenen “Veda” daha ilk gününden ben dâhil bir çok insanı hayal kırıklığına uğrattı.

Senaryosu ve yönetmenliği Zülfü Livaneli’ne ait film, Atatürk’ün çocukluğundan ölümüne kadar beraber yürüdüğü baş yâveri Salih Bozok’un anlatımıyla yansıtılıyor perdeye. Bir yandan Salih Bozok son dakikalarında bütün yaşadıklarını, mücadale yıllarını, Atatürk’ü iki üç sayfalık bir mektupla anlatmaya çalışırken, bir yandan da anlattığı olaylar canlandırılıyor seyircinin gözünde. Film, fragmanda kapıldığımız coşkuyu bir kenara koyup daha ilk sahneden seyirciyi hüzünle kaplamaya yemin ediyor. Yine bu sahnelerde oyunculardan kaptığınız piyes izliyormuşsunuz havasının ilerleyen dakikalarda dağılmasını diliyor; fakat dileklerinizin karşılığını alamıyorsunuz. Neredeyse bütün oyuncuların ağız birliği yapmışçasına kullandıkları aşırı jest ve mimikler, uzun ve de ezberlenmiş hissi yaratan cümleler film ilerledikçe daha rahatsız edici olmaya başlıyor. Filmin ağır havasından kaynaklanan gerilim, oyuncuların hemen hemen hepsine yansımış. Özellikle Atatürk’ün orta yaş dönemini canlandıran Sinan Tuzcu’nun kim bilir belki de taşıdığı rolün ağırlığından büründüğü garip tavır ve bakışlar film boyunca karakterin yakasını bırakamamış. Filmde karakterlerin anlatımındaki eksikler ise bir diğer sorun. En başta İnönü’nün, Atatürk’ün manevi çocuklarının ve kardeşi Makbule’nin film boyunca bahsinin bile geçmemesine, bazı karakterlerin de gayet yüzeysel işlenip, şimdiye kadar haklarında hangi cümleler öğretildiyse onlar doğrultusunda anlatılmasına anlam veremedim. Latife Hanım’ın bir sahne önceki melek yüzünü bir sahne sonra huysuz ve geçimsiz yüzüne bırakması, olayın gelişimindeki sebebi anlatmak yerine yapıştırılan etiketlerden yola çıkarak bir karakter çizmekten başka bir şey değildi.

Monotonlaşmış bir tarih kitabı okuyormuş hissi veren film, ilerledikçe Atatürk hakkında bildiğimiz bütün klişelerin kullanılmasının yanında ek olarak yeni hiçbir şey katmıyor. Umarım tarih kitaplarından fazlası vardır diye beklentiye kapılanları eli boş döndürüyor. Sanıyorum ki anlatacak konunun çokluğundan ve her şeyin anlatılmak istenmesinden, bütün konulara sadece bir uğrayıp geçiliyor ve neredeyse hepsi yarım bırakılıyor. Büyük heyecanla beklenen savaş sahnelerinin de sönük kaldığı filmde 1. Dünya Savaşı’ndan Milli Mücadele’ye geçildiğini anlamak bile son derece zor oluyor. Yine bütün o konu karmaşasında Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı anı görememek ise bir başka hayal kırıklığı yaratıyor. Tabii ki kolay değil, hayatının her parçasından ayrı ayrı onlarca kitap yazılabilecek bir kahramanı anlatmak ve sınırsız bir hikâyeyi bir filmle sınırlayabilmek. Fakat Mustafa Kemal’in küçük bir çocukken yaptığı saza yer verip meclisin açılmasına yer verilmemesine, yapılan onca devrim bir kalemde özetlenip bitiriliverilmesine, Atatürk’ün hiçbir yabancı devletle kurduğu ilişkiyi göstermeyip, bütün olan biten 15-20 kişinin arasındaymış gibi anlatılmasına ve daha bir sahne önce kurtuluş mücadelesi veren Atatürk’ün bir sahne sonra köşkünde unumu eledim eleğimi astım tavrıyla neredeyse emekli hayatı yaşamasına insan değinmeden geçemiyor. Evlat, dost, devrimci, âşık, idealist Atatürk’ü göstermeye çalışırken hepsinden maalesef küçük birer parça tattıran film, belirttikleri gibi Atatürk’ü bu filmle dünyaya tanıtma amacını gerçekleştirirse, yazıktır ki Atatürk gibi büyük bir lider dünyaya çok eksik tanıtılmış olacak.

Filmi izlemeden önce hakkında olabildiğince coşkulu ve olumlu bir yazı yazmayı hayal ediyordum. Hatta yazacağım anı iple çekiyordum. Fakat şu an yazdığım her cümle için neredeyse üzüntü duyuyorum. Birçok insan Atatürk’ün içinde geçtiği her filmi değerli sayıyor, her filmle gurur duyulması gerektiğine inanıyor; bana göre ise gurur duyulması gereken Atatürk’ün anlatıldığı her film değil, Atatürk’ün ve tarihinin hakkını vererek anlatan her film asıl baş tacı yapılması gereken. Yine benzer kitleler tarafından tepki toplayabilecek bir yazı olmasına rağmen son diyeceğim şudur ki: Ölüme meydan okuyan bir milletin hikâyesi bu kadar yavan ve aceleci anlatılmamalıydı.




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010