The Lovely Bones - Cenettimden Bakarken

 “Cenetten bakarken aşağı çok sarkmamak gerek!”

“King Kong”tan beri Peter Jackson’ı yönetmen koltuğunda görmemiştik. Üzerinden neredeyse 4 yıl geçtiğini düşünürsek, “özlemişiz be” demek yanlış olmaz. Peter Jackson, özlenen bir yönetmendir benim için. “Yüzüklerin Efendisi”ni ikinci kez ölümsüzleştirdiği için ekstra eli öpülesi olduğu gibi, geçen sene District 9’a verdiği destekler de alkışlanacak düzeydeydi. Yaratıcılık, hayal gücü ve çeşitli yönetmenlik yetenekleri harmanlanınca ortaya çıkan Peter Jackson; “Halo”, “Hobbit” ve “Tintin (Tenten)” filmlerini de kolları sıvamış durumda. Ama ondan önce 2002’de best-seller olmuş “The Lovely Bones”u nasıl film haline getirdiğine bakalım.

Aslında “The Lovely Bones”un film hikâyesi 2004’e dayanıyor. İlk çalışmalar bu tarihte başlandı; ama bütçe bulmak hep problem oldu. Peter Jakcson, hem 65 milyon dolar arıyor, hem de kitabı özümsemeye çalışıyordu bu sırada. En son 2007’ye gelindiğinde DreamWorks’e 70 milyon dolara satıldı film. Bu tarihten sonra da filmin çekimlerine başlandı zaten. Hikâye 1973’te geçtiği için, tüm görsellik o tarihe göre inşa edildi ve filmin çekimlerinin uzun boylu olmasının ilk nedeni bu yüzdendi. Benim kafamda “Eğer Peter Jackson bir filme yıllarını veriyorsa, tamamdır, o film olmuştur” ön yargısı vardı. Bence hala öyle; ama filmi izledikten sonra gördüğüm tablo, biraz hayal kırıklıklarıyla boyanmış oldu.

“The Lovely Bones”da 14 yaşındaki Susie’nin cinayetine tanık olacağız. Kim tarafından öldürüldüğünü de filmin henüz başından beri biliyor oluşumuz filme ayrı bir tat katıyor elbette. Derdimiz “katil kim?”den daha çok “katili bulsunlar!” oluyor film boyunca. Tabii ki katili “bulun” demek kolay. Bir dedektif hikâyesinden daha çok fantastik bir hikâyeye yolu düşen kitabın/filmin bu noktasında Susie’nin, “öbür dünya” ile bu hayat arasında bir yerde kalışını izliyoruz (Cennet demek de çok doğru değil gerçi). Belirtmekte fayda var ki; bu bir “Sevimli hayalet Casper” hikâyesi veya filmi değil. Özünde gerçekten yürek burkan bir dram saklı ve alt katlarda da iyi ile kötünün, biraz çocuk yaşamının, aile kavramının o yıllardaki karşılığı gibi sahneler bulunuyor. Arada kalan evren çok iyi görselliğe çevrilmiş diyebilirim. İmge odaklı CGI’lar pek leziz. Peter Jackson’ın hayalgücüne bu konuda güveniyordum, güvenim sarsılmadı; ama en beklemediğim yerlerden darbe aldım diyebilirim.

Oyunculuk?

Aklınıza hemen “kitaba sadık kalmış mı, kalmamış mı?” sorusu geliyorsa, bunun karşılaştırmasını yapmadım açıkçası. “Yüzüklerin Efendisi”nde de çok sadık kalmıştı diyemeyiz Peter Jackson için; ama ne eklediyse, ne çıkardıysa “Yakışır” diyebiliyorum lâkin ben böyle kötü oyunculuğa izin veren bir Peter Jackson ilk kez gördüm. Hani filmlerde rolüne cuk diye oturmuş diye bir düşünce vardır ya, evet işte o Mark Wahlberg için geçerli değil bu filmde. Kasıntı şefkatiyle ve inanılmaz yapay baba figürüyle filmin başından sonuna kadar izleyeni peşinden sürükleyemiyor, kızını kaybeden bir baba acısı hissettiremiyor. O saçlarla, aksanıyla sanki o aileye sonradan gelmiş gibi bir etiketi var film boyunca. Rachel Weisz’ın da ne kadar arıza rollerde yer aldığını biliyoruz. Gülmek de, ağlamak da en çok o gözlere yakışıyor; ama o da bu filme kendisini adayamamış ne yazık ki. Filmin tek yıldızı gerçekten de Saoirse Ronan oluyor Susie rolüyle. Ama bu da filmi şahlandırmaya yetmiyor benim için. Dediğim gibi, benim beklentilerim oldukça yüksekti filmden önce. Eğer siz oyunculuk anlamında pek bir şey beklemiyor, olmasa da olur diyorsanız, filmin puanı gözünüzde artacaktır.

Ondan sonra en çok göze batan şey, kurgunun bu kadar kötü olması. Uzun süre çekilen filmlerin en büyük tehlikesi kurgu odasında kendisini gösteriyor derlerdi de inanmazdım. Maalesef kurguya dikkat eden izleyiciler, bu huyundan pişman olabilirler çünkü büyük kopukluklar, anlamsız sahnelerle filan gözleyecekler. Bunlar bir süre sora plothole bile olabiliyor. İzlerken soru soran beyinler birçok sorusuna cevap bulamıyor ve filme “küçük bir kızın hazin sonu, kötü bir adamın cezasını çekmesi” olarak  odaklanıp ağzıda orta şekerli bir tatla salondan ayrılabiliyor.

Bunlar tabii ki filmi kötü veya rezalet hale sokmuyor. Sadece Peter Jackson’a yakışmıyor diyebiliriz. Başka bir yönetmen değil de başka oyuncularla ve daha güncel görsel teknolojilerle bu film çekilseydi şu anda çok da yukarılarda olabilirdi; ama şu haliyle ailecek gidilip üzerine biraz üzülünüp biraz sevilinecek ve bir hafta sonra akıllarda anca tortu bırakabilecek bir potansiyele sahip. En iyisi mi siz de daha fazlasını beklemeyin, bir şans verin derim.




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010