Daybreakers - Vampir İmparatorluğu
Daywalker vardı. Ona n’oldu?!
“Nosferatu”dan başlayıp süregelen çoğu vampir filmini izleyip çok azını beğenmiş olmama rağmen, hala vampir filmlerine zaman ayırıyor oluşuma bazen bir anlam veremiyorum. Bunun bir hastalık olduğundan bile korkar oldum şu an bakın (yoksa vampir misin sorusu da gelmiyor değil hani akla :P). “Vampirle Görüşme”den bu yana hangi vampir filmi dibimi düşürdü diye sorarsanız cevabım yok. Buna rağmen izlemeye devam ediyorum, sanırım edeceğim de… “Daybreakers” da bu “izleyiverdiğim” filmlerden biri. Ve siz sonucu bence ta en baştan biliyorsunuz.
Vampir filmleri eğer köklerine sahip çıkmaya karar verirlerse çok fazla yeni bir şey sunamıyorlar biz izleyicilere. Filmi hikâyeden kısıp görsel kısma dayıyorlar. Böyle bir projenin altına da çok iyi yönetmenler girmediği için görsel olarak da ortaya genelde pek bir şey çıkmıyor. Eğer ortaya bir şey çıkarmak istiyorsanız, akıllarda kalıp en azından bir marka yaratmak istiyorsanız da doğru yerde doğru zamanda çıkmış olmanız yeterli. “The Blade” buna örnek olabilir. İçi tamamen boş bir filmi “cool” bir karakterle yürüt, ver kanı ve özel efekti, ekle güzel müzikleri de bence yemeğimiz hazır. Eğer biraz çizgi dışına çıkmak istiyorsanız da en fazla vampirlerin karşısına kurt adamları ya da eli gümüş kurşun dolu tabanca tutan şapkalı bir kahramanı çıkar, alakasız bir zaman diliminde film geçsin ya da yine günümüzde ama “cool” takılan tipler olsun, yine tamam, hazır yemek. “Daybreakers” aynı anda ikisini de istemiş bir film. Yani gözü yükseklerde diyebiliriz.
Sarımsak, haç vb. şeyler de işe yaramıyor artık!
Filmimiz gelecekte, 2019’da geçiyor. İnsanlar arasında vampir olmak bir hastalık olarak gözüküyor. Yavaş yavaş vampir olmak o kadar olağan oluyor ki, insanlar kitleler halinde vampir olup “kurtuluyorlar”. Geriye kalan insanlar azınlıkta olup hayatta kalmak için “medeniyetten” uzaklaşmak zorunda kalıyor. Bu sırada da vampirler insan kanına zamanla muhtaç hale geliyor. “Matrix”te nasıl enerji için insan tarlaları oluşturulmuştu, “Daybreakers”ta da benzer bir sahneyle kan sunan insan tarlaları oluşturuluyor. Tabii ki buradaki insanların da sayısı giderek azaldığında, kahramanımız Edward (Ethan Hawke) kendisini gösteriyor. Kan konusunda tüm vampirlere bir çözüm arayışı içinde kafayı yerken, Elvis (Williem Defoe) ve Audrey (Claudia Karvan) ile yolları kesişiyor. Bu noktadan sonra da Edward’ın hayatı son derece değişiyor diyebiliriz; çünkü bu grup tahmin ettiklerinden daha güçlü bir tedaviye sahip olduklarını söylüyorlar. Senaryo çok klişe sayılmayabilir; ama güçlü de değil maalesef. Güçlü olmaya çalışmış aslında; örneğin kudurmuş gibi sokaklarda terör estiren, kan döken vampirler zengin, takım elbiseli tipler olurken, daha mutlu, daha güzel yaşayan; ama medeniyet denilen şeye de biraz uzak olup iyi niyetli olanlar insan oluyor. Zengin-fakir şeklinde bir alt-metin biraz zorlasak çıkarırız; ama oraya kadar, ohoo, pek çok noktada film keyfimizi kaçırıyor sağolsun.
Benim ilk rahatsızlığım üç oyuncunun da çok iyi rollerini görmüş olmamıza rağmen bu filmde hiç iyi bir performans sergileyemiyor oluşları. Özellikle Defoe, nasıl batırıyor anlatamam. Yani anlamış olduk ki, Defoe böyle bir atmosfere, kan emicilere yakışmıyor. Bir diğer rahatsız olduğum nokta da filmi kurtarmak için artık kan revana olayı taşımış olmaları. Vampirler ölürken öyle şaşalı ölüyorlar ki, bir insan gibi pıt yere düşüp öleceğime, böyle vampir olup duvarlara filan paylayarak öleyim diyebilirsiniz. Daha kötüsü, filmin sonlarına doğru toplu bir “kan yumağı” sayılabilecek, yavaş çekimle de göze göze sokulan, gore bir sahne var. Çok ucuz numaralar artık bunlar. Israrla yapılıyor oluşu, hele ki gözü yukarılarda olan bir filmin kendisiyle çelişmesini anlamakta zorlanıyorum. Yani aslında filmin ilk yarısı fena değil; ama ikinci yarısı tam anlamıyla fiyaskoya dönüşüyor böylece. O mesaj veren, olgunluk taslayan, insani değerleri sorgulamaya çalışan film gidiyor, alırım-veririm-ben seni yenerim şeklinde adım alışan çocuk filmi geliyor. Berbat bir şekilde de bitiyor. Nasıl bittiğini söylemeyeceğim tabi ki; ama klasik vampir filmi sevenlerin pek hoşuna gideceğini sanmıyorum.
Kesinlikle sinemada para verip izlenecek bir film değil “Daybreakers”. İstediğiniz kadar vampir filmleri hastası olun hatta distopik filmleri de beğenin, “Daybreakers”a anca zaman ayırın. Evde izleyeceğiniz iki güzel filmin arasında bunu sokarak belki durumu biraz eşitlersiniz ama kan ihtiyacınızı giderirsiniz en azından. IMDB forumlarında gördüğüm bir başlığı da sizinle paylaşarak tabutuma geri döneyim ben; “Bu bir film değil, bir araba reklamı”.

|