|
Piano Magic Röportajı
19 Mart Cuma gecesi kimseye söz vermeyin, her hangi bir plan yapmayın. Çünkü Piano Magic; bir kez daha bizleri büyülemeye İstanbul sahnesine geliyor. Son albümleri Ovations'tan en hipnotize edici parçalar, bir önceki albümleri Part Monster'dan gürültülü şarkılar ve her daim ezberimizde olan eski Piano Magic notalarıyla. Grubun beyni Glen Johnson ile Babylon konserleri öncesinde röportaj yapmayı da ihmal etmedik. Sizi şöyle alalım.
Reset: Son albümünüz Ovations, bir önceki albüm Part Monster’a göre oldukça durgun gibi. Part Monster’da gitarın sesi hiç kesilmiyordu; oldukça noise bir albümdü. Nasıl bir değişim yaşadınız son iki yılda?
Genel anlamda, mümkün olduğunca çok dokuyla çalışarak kendimizi şarkı sözü yazarı olarak geliştirmeye gayret ediyoruz. Müzik açısından, tıpkı sanatın diğer türlerinde olduğu gibi, renk paleti geniş. Dolayısıyla, çoğu grubun böylesine bir yelpaze mevcutken bir iki renge takılıyor olması ironik. Piano Magic, elektronika, barok, neo-klasik, alternatif rock, folk ve diğer pek çok tür arasında sıçrayan bir grup. Bizim açımızdan ise, bir albümden diğer albüme geçen hassas, organik bir gelişim mevcut.
Reset: Ovations’la devam edelim. Müzik sektöründeki genel kanı albümün yeterince iyi olmadığını yönünde. Eleştirilere kulak tıkayan birisi misindir, yoksa dikkate aldığın noktalar olur mu?
Öyle mi! S.ktir olup gitsinler. Hayır aslında müziğinizi müzik piyasasına, gazetecilere vs. göre ölçüp biçmeye kalkışmak yerine çekip gitmek daha iyi olur diye düşünüyorum. Biz müziği öncelikle kendimiz için yapıyoruz, insanlar sevmezse sevmesin. Bugün bizi eskisinden de çok insan dinliyor. Eskisinden de çok albüm satıyoruz. Eskisinden de çok kişi konserimize geliyor. Doğru yolda ilerliyor olmalıyız, değil mi?
Reset: Evet gayet doğru söylüyorsun. Peki; En sevdiğin gruplardan olan Dead Can Dance’den Brendan Perry ve Peter Ulrich, Ovations’da yer aldılar. Peter’ın iki şarkıda yaptığı vokal cidden çok şahane olmuş. İlerleyen albümlerinizde de yer vermeyi şimdiden düşünüyor musunuz?
Elbette kapımız her zaman açık. Böyle yeteneklere karşı kapıyı kapatamazsınız. Brendan Perry’nin çağdaş zamanların en iyi erkek sesi olduğunu düşünüyorum. Şahsi fikrim belki, ama modern “pop” grupları arasında kesinlikle onunla yarışabilecek birini görmüyorum. Hepsini ezer geçer.
Reset: Piano Magic’in yaptığı müzik benim için ağır kafalarda seyreden ruhani ve melankolik bir müzik. Geriye dönüp baktığınızda insanları nasıl bir melankoliye soktuğunuzu düşünüp; seviniyor olabilir misiniz?
Haha! İyiymiş. Ben yalnızca insanların duygusal noktalarına dokunabildiğimiz için memnunum. Duyguların ne olduğu önemli değil. Kızgın da olabilirler; *bir şeyler* hissediyor olduktan sonra hiç fark etmez. Ama etrafa kara talih saçarak gezinmiyoruz. Evet, grubun karanlık bir yüzü var, özellikle de benim, ama biz kendimizi bir ayağı toprağa yakın tipler olarak da görmüyoruz! Örneğin hepimiz Michael Jackson’ı seviyoruz.
Reset: Günümüz müzik sektöründe Myspace’in etkisini kimse inkar edemez. Müzisyenler ve dinleyicilerini bir araya getiren yegane oluşum. Hatta Peter Ulrich ile senin ilk irtibat yeriniz bile Myspace sanırım. Sence Myspace olmasa idi müzik piyasası eskisine göre daha kötü olur muydu?
Özellikle böyle söylemem mümkün değil, ama Myspace başkalarıyla irtibat kurabilme yolu olduğundan son birkaç yılda pek çok sanatçıya, organizatöre ve şirkete yardımcı olduğu şüphe götürmez. Evet, sorunları da var; oldukça sınırlayıcı bir formata sahip, müziğinizi Paypal aracılığıyla satamıyorsunuz vs. Ancak genel anlamda bireyler için değilse de sektör için oldukça faydalı bir araç. Kaybolsa yazık olur.
Reset: Yeni bir plak şirketi kurdun; Second Language. İşin ticari tarafı müziğe bakış açınızı değiştirir mi? Yoksa yine her zamanki gibi paranın sizin için bir önemi yok ve bu plak şirketinde de sizin gibi gruplar mı yer alabilir sadece?
Para bir müzik şirketini idame ettirmek için gerekli. Ama ben zengin olmak için bu yola baş koymadım, özellikle de oldukça sınırlı sayıda albüm yayınladığımız gerçeği düşünülürse... 50 – 400 kadar. Böyle zengin olamazsınız. Ama bir sonraki albüm için yeterli parayı kazanır ve oradan da diğer albüme geçersiniz. 9 yıl boyunca büyük bir bağımsız müzik şirketi için çalıştım ve öğrendiğim en eşsiz bilgi şuydu: hayatta kalmak istiyorsan çok masraf yapma. Durmaksızın para harcayarak tonlarca albüm satacağını uman şirketler, bugün yaşam mücadelesi veriyor.
Reset: Myspace blogunuzda İspanya, Türkiye ve Yunanistan konserleri için post ettiğiniz yazıyı okudum. “Konserlerimizde varımızı yoğumuzu ortaya koymadığımızı düşünen varsa şiddetle karşı çıkarım. Müziğimiz bizim tutkumuz, ama eninde sonunda: konseri seyirciler götürüyor. Siz ne kadar verirseniz, biz de o kadar veririz”. Bir konserin iyi geçmesi için seyirciden ne yapmasını beklersin?
Coşku. Gözlerini ayaklarından ayırmayan veya barda takılarak arkadaşlarıyla sohbet eden bir seyirciden daha kötüsü olamaz. Kuzey Avrupa’da, yalnızca etrafa görünmek için konserlere geldiği belli olan o kadar çok kişi var ki, grupla neredeyse hiç ilgilenmiyorlar. Kıtada biraz daha aşağı doğru ilerlediğinizde, kibirlilik de kaybolmaya başlıyor ve yalnızca müzik için gelmeyip aslında o konserin bir parçası olmak isteyen seyircilerle karşılaşıyorsunuz.
Reset: Son iki buçuk senede üçüncü kez ülkemize geliyorsunuz. Türk izleyicisini genel olarak nasıl buluyorsunuz? Yeterince verebiliyor muyuz?
Olmasaydınız, iki buçuk yıl içinde 3. kez buraya gelir miydik sanıyorsunuz? ;) Tüm içtenliğimle söylüyorum, on üç yıldır bu gruptayım ve geçen sefer İstanbul’da verdiğimiz konseri asla unutmayacağım; hayatımda gördüğüm en güzel 2 konserden biriydi. Peki neden? Seyirci coşkusu.
Reset: Teşekkürler Glen bu sözlerin için. Peki; dokuz konserlik mini bir İspanya turnesi yaptınız. Şimdi de İstanbul ve Yunanistan. Akdeniz insanı ile ada insanını karşılaştırdığında nereye yakın hissediyorsun kendini?
Eh, ben İngiliz olduğumdan kendimi pek çok açıdan İngilizlere yakın hissediyorum; ancak Akdeniz insanlarında İngilizlerin uzun zaman önce kaybettiği bir romantizm var. Bu romantizm müziğimize ilham veriyor, biraz eski ve demode... Bir hayalet gibi, hoşunuza giderse. Son iki haftamı İspanya’yı gezerek, manzaralar karşısında büyülenerek geçirdim. İngiltere’de, çirkin binalarımızı ve her köşe başına bir Starbucks veya Burger King koyma gereksinimini gördükçe çok üzülüyorum. Ama nerede ölmek istersin diye sorsanız, cevabı bilmiyorum. Galiba İngiliz Kanalı’ndansa Akdeniz’e yakın bir yer olacak.
Reset: Teşekkürler.
 
|
|
|
|
|
|
|
|