Vogue; Nihayet!
“Bence moda, sevdiğimizden nefret etmekle, nefret ettiğimizi sevmek arasında geçen bir zihin oyunu… Bence Moda, içimizdeki vahşinin inkarı, görselliğin bedenle buluşması. Bence moda, Anarşi… Bireysel gücümüzün bitmek bilmeyen ifadesi… Aynı zamanda zayıflığımızın maskesi…
Bence ‘Vöğg’, modanın dün de, bugün de, yarın da kabul görecek tek müessese ölçüsü. Bence ‘Vöğg’, dünyaya kendi dilini öğreten aynı zamanda yerel dillere de kulak veren bir imparatorluk. Bence Vöğg, hasadın en iyisinin toplandığı yer. Ben Hüseyin Çağlayan.”
Bu dizelerle karşıladık Vogue Türkiye’yi. Şair bu dizelerde memleket özlemini mi dile getirmişti? Yoksa sevdiğine mi sesleniyordu? Hayatı anlama ve anlatmanın bir yolu muydu bütün bu yazılanlar? Neydi ki? Bence Vöğg, insanın kendine yakışanı giymesi miydi yoksa?
Her radyoda duyduğumuzda “Vöög, bence vöög” diye hep bir ağızdan tekrar ettik özneyi Hüseyin babayla birlikte... Vöök aşağı Vöyyg yukarı. Hatta Vööğğ geldi valla bir yerden sonra… Ama niye ki? Yoksa abartılıyor muydu? “Aman tanrım”dı adeta…

Efendim, işte bu yüzdendi sanıyorum. Reklam kampanyası değil mi neticede? Hüseyin’e gıcık olup “alacağım varsa da almam” diyen oldu mu aranızda? NTVMSNBC’ye baskın yapıp, şu haberlerin önünü keselim artık diye düşünen? Umurunda olmadığı halde ismini duymayan kaldı mı? Ben pek sanmıyorum. Olamaz zaten, Vogue’un konseptine aykırı.
“Başarısız” terimi Vogue lugatında yok zira…
Satış, pazarlamasını da geçtim… Esasında hadise, “Vogue, Nihayet !” ten ibaretti özünde…
Bu “Nihayet” kısmına da takılan arkadaşlarım var… “Nedir yahu Kripton’dan mı geliyor sanki?” filan yorumları yapılıyor. Doğru aslında ama bir noktayı atlıyorlar muhtemelen. İlk olarak 1892 yılında basılmış bir dergi, 2010 yılına kadar Kripton’dan gelse, daha çabuk varırdı belki memleketimize. İlk National Geographic Türkiye baskısı da “Nihayet” ti, öyle değil mi? Öyle tabii.

Sonuçta bunlar güzel şeyler. V de gelsin, i-D Mag, Love Mag de gelsin, senede 2 sefer olsa bile Purple da gelsin… Zira biz muadilini yapınca satmıyor niyeyse? Bir Trendsetter’ımız vardı misal, az sürünmedi bayiilerde… Sağlam alt yapı gerekiyor yayın hayatına devam edebilmek için Türkiye’de…
Bir de “Vogue” okunabilir moda dergisi kuşağının bir numaralı öncüsü her şeyden önce. Ben bu yüzden “nihayet” diyorum mesela. Editor in chief olarak Seda Domaniç’in ismini duyduğum zaman epey şaşırmıştım esasında ama dergiyi incelediğimde ne kadar doğru bir tercih olduğunu anlamış oldum. Güçlü bir ekip kurmuş, çıtayı yükseltmeyi hedefliyorlar. Belki “lüks” tüketime giriyor kulvarı ama bence zihin açıcı bir etkisi de olabilir genç dimağlarda…
“Moda” ya da “Stil” kavramlarını “bir takım” markalardan ibaret zanneden insanlar çoğunlukta yurdumuzda. Artık peynir-ekmek tüketimiyle eşdeğer hale gelmiş, şarküterilerde bile satılmaya başlanacak inadına imitasyon(!) UGG botlar ve bu botları bağrına basmış bir gençliğimiz mevcut öbür yanda… Dolayısıyla, bir dergiyle ilgili böyle tuhaf beklentilere kapılmamak elde değil. Çıtaların yükselme zamanı geldi de geçti bile bence.
Ayrıca sadece yayım hayatı ile değil, web sitesiyle de kamuya açıldı Vogue. Çok özgün bir tasarımı olmasa da (hatta style.com şubesi gibi) oldukça işlevsel.

Bu ilk sayıda, Zeki Müren konulu “Kostüm İnkılabı” ve Nil Karaibrahimgil’in “yüzleşme” yazısını beğendim en çok. Bir de Mardin çekimlerini. Valentino’nun özel yapım, siyah dantel işlemeli stilettosu ise kara büyü gibi kanımıza girdi, hafızalara kazındı.
Vampire Weekend dinlememizi öneren, Semiha Berksoy’u 100. doğum yılında unutmayan, Riccardo Tisci ile röportaj yapan, Sezen Aksu’nun kalemi ile Ferzan Özpetek bölümü hazırlayan bir dergi çıtayı yükseltmez de ne yapar, söyleyin bana a dostlar? Adamlar “yok satma” davalarında haksız mıdır?
Bu arada duyduğumuz kadarıyla New York Magazine tarafından, bu ilk sayı kapağı epey övgü almış... “Neymiş Vogue Türkiye’nin kapağını bu kadar iyi yapan?” konulu makalede Jessica Stam’in güzelliğinden girildi, niye kapakta Türk bir modelin olmadığından çıkıldı.
Hele o 1000 adet basılan özel sayı dağıtımları… Peki ya Paris lansmanına ne demeli? Şehir efsanesi oldu mübarek… Bir de dergiyi “beğenmeyen” kitle var… Çok reklam aldığı için…

Öyle ya da böyle Vogue adından söz ettirmeyi çok iyi başarıyor. Hakkıdır… Memlekette o kadar konuşulacak konu varken, arada biraz da Vogue okuyalım, Vogue konuşalım, çok mu ayıp?
Ayıp diyorsanız, fotoğraflarına bakın bari. “Güzel” kelimesini soyuttan somuta çeviren varlıkları görmüş olursunuz. Kıyafetler, aksesuarlar da o biçim. Ben güzel bir şeye bakmayı seviyorum yahu. Gözüm gönlüm açılıyor en basit deyimiyle…
Temennim, Vogue Türkiye’nin bütün sayılarının böyle dolu dolu olması. Ele avuca gelir cinsten olması. Çizgisini nasılsa bozmaz…
E öyleyse: Gözümüz aydın olsun, emi?!


|