Ümit Ünal Röportajı

“Ben aslında korku filmi seyredemiyorum. Kendim de sinemacı olmama rağmen korkuyorum korku filmlerinden.”

                                                                                                       Ümit Ünal

Son filmi “Ses”, 5 Mart’ta gösterime giriyor. Kendisi bu filmin senaryosunu okurken korktuysa muhtemelen Ümit Ünal’ın elinden çıkan bu filmde biz daha da korkacağız. Yönetmen Ümit Ünal’la !f İstanbul filmleri arasında vakit bulup güzel bir söyleşi gerçekleştirdik.

Reset!: Son filminiz “Ses”, 5 Mart’ta gösterime giriyor. Bize biraz filmden bahsedebilir misiniz? Nasıl başladınız bu projeye?

Ümit Ünal: “Ses”, aslında dağıtımcı firma olan “birfilm”in geliştirdiği bir proje. “birfilm”le daha önce “Ara”nın dağıtımında birlikte çalışmıştık, beraber bir iş yapma fikrimiz zaten hep vardı; ben onların başka bir senaryosunu okumuştum. Onlar bana aslında romantik-komedi türünde bir film önerdiler; senaryosu hazır olan bir şey. Ben ama ona çok ısınamadım, “Ses”in senaryosunu da böyle daha sonra çekmek için ikinci film olarak düşünüyorlardı. Ben dedim ki; “Sizin asıl çekmeniz gereken film bu, bunu yapıyor olmanız lâzım.” Senaryoyu bana öylesine okumam için vermişlerdi; ama ben bayağı etkilendim hikâyesinden. Uygar Şirin’in senaryosu… Ben aslında korku filmi seyredemiyorum (Gülüyor). Kendim de sinemacı olmama rağmen korkuyorum korku filmlerinden. Bunun da işte senaryoyu ilk açtığımda bir ilk yirmi sayfasında bayağı korktum okurken; hatta gece okuyordum, kapattım (Gülüyor). Ve aslında bunu yapmamız gerektiği fikrine vardım. “birfilm” çünkü hep böyle sanat filmlerinin dağıtımını yapmış bir şirket. “Sizden de beklenen bu film olmalı.” dedim. Birden o proje öne geçti ve geçen yıl bahar aylarında bunu konuştuk. Birden cast aramaya başladık. Hepimiz senaryonun bir kere daha yazılması gerektiğini düşünüyorduk. Uygar bir kere daha yazdı, arkasından ben bir versiyon daha yazdım. Ben ilk defa başkasının yazdığı bir senaryoyu çektim. Ama sonuçta yine kendi hayal dünyama, sinema anlayışıma uydurmak zorundaydım. Hikâyenin sırasını değiştirerek, bazı sahneleri yeniden yazarak, bazı karakterleri yeniden yorumlayarak bir yeni versiyon yazdım. Ekim ayında da çektik bu projeyi.

RESET!: Günümüz korku filmlerine bakıldığında Dario Argento ya da Hitchcock tarzındaki korku filmlerinin aksine kolaya kaçılarak 1980’lerin “B” türü olarak adlandırdığı “slasher” tarzında filmler çıkıyor karşımıza. Bu anlamda size göre korku türünde bir film çekmenin diğer türlere göre kolaylığı/zorluğu nedir?

Ü.Ü.: Ben dediğim gibi böyle korku filmi izleyemiyorum (Gülüyor). “Testere” serisini herkes biliyor, izliyor; ama ben hiçbirini görmedim. Aslında kendi anlatmak istediğim hikâyeler var, bu senaryoda da ona yakın bir şey bulduğum için bu senaryoyu çekmek istedim. Tür filmi yapmak istediğiniz zaman onun kendi kuralları var, bu kurallar dışına çıkamıyorsunuz. Fakat bu senaryoya bakıldığında hem bir tür filmi, tür filminin bütün kalıplarını kullanan bir şey olma ihtimali vardı hem de o hikâyenin içinde son derece kişisel bir alan da bulunmaktaydı. Biraz onu yaptım diyebilirim. Bu korku filmi hikâyesi içinde biraz benim kendi hayatımdaki korkularıma da benzediği için bu senaryoyu çektim. Beni hayatta en çok korkutan şeyler kan, dehşet vb. değil; son derece normal detaylar olur. Çok normal bir hayatın içinde ufacık bir farklılık beni korkutur. Mesela biri o güne kadar söylemediği bambaşka bir şey söyler ya da çok farklı bir şekilde size bakar… Bu tarz şeylerden çok korkarım. Senaryoda tam ona göre bir şey buldum. Geleneksel korku filmleri, özellikle Türkiye’dekiler gibi dinle, büyüyle, hayaletlerle ilgili bir film değil. Çok daha sağlam, insanın kendi hayatından kaynaklanan korkulara, daha gerçek şeylere değinen bir senaryo. Tür filmlerinin gerçekten izleyicileri bu filmi izleyince ne diyecekler bilmiyorum; ama bence çok ilginç bir film oldu. Seyrettiğim zaman ben de korkuyorum (Gülüyor).

RESET!: Fragmanını izledim ve gerçekten etkileyiciydi…

Ü.Ü.: Şimdi bu film çok acayip sürprizlerle dolu bir film. Sürekli yeni şeyler açılıyor filmde. Öyle bir yapı kurmaya çalıştım; bir tür neredeyse polisiye filmlerdeki gibi katman katman, büyük bir sır var ve bu sırra birçok aşamalardan geçtikten sonra ulaşıyorsunuz. Açıklayamayacağımız bir yapısı var filmin, bu nedenle fragman da bir teaser gibi oldu. Çünkü ele veremeyeceğimiz bir sürü şey vardı, filmde çok daha fazlası var (Gülüyor). Fragman çok güzel, çok etkileyici oldu; ama film çok daha derin.

RESET!: “Ses” filminin diğer filmlerinize göre daha çok reklamı yapıldı sanki. Bunun nedeni nedir, tamamen yapımcı firmaya bağlı bir şey mi?

Ü.Ü.: Reklam, tanıtım, pazarlama gibi aşamalara katılmıyorum hiçbir zaman. “birfilm”deki arkadaşlar bu işi çok iyi biliyor zaten, yıllardır film pazarlama işinin içindeler. Hem yurtdışından film almak, getirmek hem de buradaki dağıtım, tanıtım işlerini çok iyi biliyorlar. Afişe de, fragmana da karışmadım. Fikrimi belirtiyorum tabii ki; ama dinlemezlerse üzülmüyorum (Gülüyor). Bu film için, benim şimdiye kadar çektiğim herhalde en büyük bütçeli film diyebilirim. Büyük olasılıkla da en çok kopyayla çıkacak filmim olacak herhalde. Şimdiye kadar galiba “Gölgesizler” 45-50 kopyayla çıktı, “Ses” de muhtemelen 80’nin üzerinde kopyayla çıkacak sanırım. Bir yandan en ticari filmim olacak diyebilirim, bir yandan “Ara” kadar otobiyografik değil; ama aynı zamanda kişisel bir film benim için. Çok şey kattım kendimden (Gülüyor).

RESET!: “9” filminden sonra tekrar Serra Yılmaz’la çalıştınız galiba…

Ü.Ü.: Serra çok hoş bir jest yaptı. Aslında çok küçük bir rol; ama bir yandan da çok önemli bir rol. Başrol karakteri Derya’nın, hayatındaki büyük derdi halletmek için -durduk yerde bir ses duymaya başlıyor ve ses, onu oradan oraya götürüyor tanımadığı insanlara- orada karşılaştığı insanlardan birini canlandırıyor Serra. Önemli bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Belki 5-6 dakika görünüyor; ama çok hoş bir kompozisyon çizdi, konuk oyuncu olarak geldi.
Selma Ergeç bence bu filmden sonra büyük bir şekilde keşfedilecek. Bana göre olağanüstü bir oyuncu kendisi. Diğer filmlerde görülemedi kendisi; ama bu filmde gerçekten çok çarpıcı bir performansı var bence. Onu da birçok insan dikkat edecek diye umuyorum. Işık Yenersu’yla çalışmak çok keyifliydi. Kendisiyle yeni tanıştım ve ilk defa çalıştım, olağanüstü bir anne karakteri çizdi o da. Eylem Yıldız var, o da harikaydı. Derya’nın en yakın arkadaşı rolündeydi. Mehmet Günsür bu role, kendisi talip oldu; daha doğrusu menajeri bizi aradı, Mehmet sizinle çalışmak istiyor diye. Senaryoyu okuyup çok beğendi; ama onunla beraber senaryonun üzerinde bayağı bir geçtik. Mehmet’in oynadığı karakter ilk versiyonda bambaşka bir karakterdi. Mehmet geldikten sonra karakteri bayağı bir değiştirdik, hikâye neredeyse ana damarını etkileyecek kadar değişti. Mehmet’in olması bence hikâyeye çok hoş bir şey kattı. Karaktere çok tatlı bir yandan kırılganlık bir yandan da tehdit edici derin bir boyut kattı.

RESET!: Peki hazır oyunculuklardan bahsetmişken, Mehmet Günsür’le galiba daha önce “Anlat İstanbul”da da çalışmıştınız, onun dışında Hakan Karahan ve Serra Yılmaz’la da ikişer filminizde çalıştınız. Genelde son yıllarda yönetmenler hep aynı oyuncu kadrosuyla çalışıyor. Bu noktada “kemikleşmiş” olarak nitelendirebileceğimiz bir oyuncu kadrosuyla çalışmanın ne gibi avantajları oluyor?

Ü.Ü.: Herhalde dünyanın her yerinde bütün yönetmenlerde aynı şey vardır. Bütün yönetmenlerin çalışmayı sevdiği oyuncular var. Sonuçta bir karakteri, bir oyuncuya göre hayal ediyorsunuz, bazen o oyuncuya göre bir şeyler yazıyorsunuz ya da o gelince karakter değişiyor, paslaşıyorsunuz. Tabii daha kolay tanıdığınız bir oyuncuyla çalışmak, çok zevkli. Malzemesini biliyorsunuz, o sizi tanıyor, güveniyor, kendini teslim edebiliyor.

RESET!: “Ses”ten devam edelim. Biraz önce de söylediniz Uygar Şirin’in senaryosunu beyazperdeye aktardınız; ama bunun dışında yönettiğiniz filmlerde “senarist” kimliğiniz de bulunmakta. Kendinize ait bir senaryoyu yönetmeye göre başkasının senaryosunu yönetmenin zorlukları/kolaylıkları nedir?

Ü.Ü.: Senaryoyu ben bir daha yazdım, kendi dünyama bir şekilde uydurdum. Zaten başka türlüsü düşünülemez, var olan bir senaryoyu aynı şekilde çekmek bir yönetmen için imkânsız. Sonuçta kendi gördüğünüz şeyi yaratmak zorundasınız. Ben bir kere daha üzerinden geçtim. Orada yine karşılıklı güven çok önemli. Benim o senaryoya hem çok bağlı kalacağımı, onun dünyasını iyi anladığımı biliyor olması lâzım ki; bana senaryoyu teslim edebilsin. Dediğim gibi karşılıklı güvene ve anlayışa bağlı.

RESET!: Peki size bu şekilde başka senaryolar da geliyor mu? Bu bir genç sinemacı olabilir ya da Uygar Şirin gibi de biri olabilir. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ü.Ü.: Çok yakın tanıdığım insanlar değilse, meslekten tanıdığım insanlar değilse veya doğrudan bir yapımcıdan, oyuncudan gelmiyorsa senaryo okumayı kabul etmiyorum. “Aaaa ben onun senaryosunu yollamıştım.’’ skandallarından çok korkuyorum. Çağan’ın (Irmak) başına gelen, birçok yönetmenin de başına geliyor. E-mail yoluyla senaryo yollayan bir sürü insan oluyor. Bir kere notere onaylatmadan kesinlikle yollamayın diyorum. Bir de okuyamıyorum, her hafta bir iki tane geliyor öyle. İmkân yok okumaya. Ancak profesyonel olarak birisinden bir teklif gelirse okuyorum, yoksa zaten kendi yazmak istediğim bir sürü hikâyem, senaryom var (Gülüyor).

RESET!: “Ses”ten önceki filminiz “Kaptan Feza”, sessiz sedasız bir şekilde gösterime girdi ve kısa bir süre sonra vizyondan kalktı.

Ü.Ü.: “Kaptan Feza”nın pazarlamasında bence çok yanlışlık yapıldı. Aslında Hakan Karahan’la birlikte çok ticari olmak üzere düşündüğümüz bir projeydi. Diğer filmlerimde çok daha kişisel bir yol izliyorum, kendi hikâyelerimi anlatmaya çalışıyorum. Bunun içinde de kendi hikâyelerimden parçalar var. Elbette çok sevdiğim bölümler var; ama bir tür ticari formüle göre oluşturmaya çalıştım o projeyi ve doğru pazarlansaydı seyirciyi de çekebilirdi filme. İçinde günümüz seyircisine hitap edecek çok şey var. Fakat bu kadar fazla filmin ortaya çıktığı bir ortamda biraz yapımcının tecrübesizliğinden diyeyim, ortada kötü bir niyet yok asla, sonuçta kendi projesi ama çok erken vizyona girdi. Mesela biz “Ses”i yazdan beri tanıtıyoruz; daha doğrusu “birfilm” yazdan beri afişi var, bir tane teaser fragman çektik ve bu fragman çok önceden beri dönüyor sinemalarda, internette var. Bu anlamda “Ses”, “Kaptan Feza”ya göre çok bilinen bir proje oldu. “Kaptan Feza”yı benim arkadaşlarım bile benden duyuyorlardı; çünkü film bitti ve çıkışından on beş gün önce gazetelerde röportaj vermeye -ki gazetelerde röportaj vermek zaten hiçbir şey değil de, çok az okunan şeyler- başladım. Tanıtımına on beş gün önce başlandı sonuçta. En erken baharda vizyona girmesi lâzımdı bence. Film aslında aksiyon filmi değil; ama bir aksiyon filmi gibi fragman yapıldı. Filmin asıl seyircisi o fragmanı görüp gelmedi, o fragmanı görüp gelenler de bence hayal kırıklığına uğradı, zaten çok az kişi gördü (Gülüyor). Sonuçta üç bin kişinin altında bir seyirci gelmiş. Yirmi bin kişi gelse az iş yaptı dersiniz; ama üç bin kişinin altında seyirci film yok gibi bir şey demek. Zaten Candan Erçetin yazın peş peşe konserler veriyor ve her gecesine beş bin kişi doluyor. Sadece Candan’ın isminin bile en azından on beş bin kişi ediyor olması lâzımdı (Gülüyor). Sonuçta müziklerini o yaptı; çok da güzel, etkileyici müzikleri var. Hiç duyulmamış ve havaya sıkılmış bir kurşun oldu “Kaptan Feza”. Tamamen dağıtım şirketinin pazarlama hatası. Daha doğrusu dağıtım şirketinin Ocak’ta çıkalım deyip yeterince asılmaması diyeyim.

RESET!: Gerek sinemada gerekse müzikte “tüketici” izlediği ya da dinlediği bir iş için benzetmeler yapmaya başlıyor ve “taklit” sıfatı yüklüyor tükettiğine. Bu noktada bazı yerlerde “Kaptan Feza” da Luc Besson’un “Leon” filmine benzetildi. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ü.Ü.: “Kaptan Feza” bir ticari proje olarak düşünülmüş bir filmdi. Benim zaten çok eskiden beri düşündüğüm, olsa ne hoş olur dediğim bir hikâyeydi. Biraz “Leon”; aslında “Leon”un da babası, daha doğrusu annesi “Gloria”dır. Cassavetes’in “Gloria” filmi, “Leon” da ondan doğmuş bir film. “Gloria” aslında çok daha güzeldir. Benim aklımda hep “Gloria” fikri vardı. Bir de “Hayat Güzeldir” filmi… Orada da hayatın gerçeklerinden kaçmak için çocuğuna masallar anlatan veya oyunlar oynayan bir adam vardır. Bunu da biraz öyle hayal ediyordum. “Gloria” ile “Hayat Güzeldir”in buluştuğu bir hikâye gibi düşünülebilir (Gülüyor). Ama dediğim gibi “Kaptan Feza” benim için bir ticari film denemesiydi. Her şeye rağmen sonuçta filmin kendisinin hala ticari olduğuna ve doğru pazarlansa iş yapabileceğine inanıyorum. Belki yaza doğru tekrar gösterime girmesi söz konusu olabilir; çünkü şu an tamamen havaya sıkıldı ve kimse görmeden geçti (Gülüyor). Bir kere daha şansını denmesi lâzım o filmin.

RESET!: “Ara”, “Gölgesizler” ve “Kaptan Feza”da Candan Erçetin’le birlikte çalıştınız. Sinemada müziğin oyuncu, senaryo ya da yönetmen kadar etkin bir öğe olduğunu düşünüyor musunuz?

Ü.Ü.: Bazı filmler var ki; müziksiz olabilir. “Ara”da da esasında çok az müzik vardır, bu filmin müziklerini asıl Özgür Yılmaz yaptı. Ayyuka grubunun solisti ve gitaristi kendisi. En sonda Candan’ın bir parçasını kullandık. O sırada “Gölgesizler” vasıtasıyla tanışmıştık. O parçanın da ben demosunu dinlemiştim, çok beğendim ve filmde kullanmakta ısrar ettim. Oradaki (“Ara” filmi) “Kim” parçasını çok severek kullandım. Bazı filmlerin anlatımında müzik çok daha az olabilir, yani “Ara”da minimal denebilecek bir müzik kullanımı var aslında. En sonunda bir şarkı çıkıyor. Ama bazı filmlerde de müzik çok hayati bir rol oynuyor. Mesela en son “Ses”te müzik ve ses tasarımı gerçekten her şeyi yorumlayan ve değiştiren önemli bir öğe oldu. Herhalde üzerinde bundan daha fazla uğraştığım bir film yok. Her kısmı, her sahne için çok özel sesler tasarlıyoruz. Milim milim ilerleyen bir ses tasarımı var bu filmin. Filmine göre değişiyor “müzik” öğesinin rolü, her filmde farklı. Bir gün müziksiz de bir film yapabilirim (Gülüyor).

RESET!: Biraz da başlangıca, geriye gidecek olursak 1986-1993 yılları arasında yazdığınız sekiz senaryo da filmleştirilmiş. Aralarında beğenmediğiniz, “keşke başkası tarafından çekilmeseydi” dediğiniz senaryolar var mı?

Ü.Ü.: “Teyzem” filme çekilen, en beğendiğim senaryom; çünkü en kişisel senaryolarımdan bir tanesi. Sonradan yönetmen olduğumda da “Teyzem”de ne yaptıysam onu örnek almaya çalıştım aslında. Orada çok samimi, benim canımı gerçekten acıtan bir mesele anlatmaya çalıştığım için yıllara dayandı ve işte 24 senedir hala en çok hatırlanan filmim herhalde. Neredeyse bir kült oldu denilebilir yıllar içinde. Bir yandan en çok beğendiğim; ama bir yandan da çekimini çok beğenmediğim ve hep keşke ben de bir daha çekebilsem dediğim bir proje. “Hayallerim, Aşkım ve Sen”i çok beğenirim. Atıf Abi’nin (Yılmaz) en hoş filmlerinden birisidir bence ve Türkan Şoray’ın da kariyerinin bir özeti gibi, O’na yapılmış çok güzel bir hatırlama, hediye gibi geliyor bana. Onun dışında beğendiğim bir senaryom yok (Gülüyor). Bir dönem ben sadece senaryo yazarak geçindim ve mesela “Amerikalı” gibi bir senaryoyu yazmış olmayı istemezdim. “Berlin in Berlin”in benimle hiçbir alakası yoktur. Sonuçta jenerikte adım var, asistan olarak da çalıştım; ama filmin ne benim sinema anlayışımla ne de benim hissettiğim, düşündüğüm şeylerle hiçbir alakası yok. Onları yazmamış olmayı isterdim; ama dediğim gibi bir dönem sadece senaryo yazarlığından geçiniyordum ve benim için bir hayat kazanma aracıydı, yapmak zorunda kaldığım işler diyeyim. Asıl kendime ait gibi hissettiğim “Teyzem” ile “Hayallerim, Aşkım ve Sen” var.

RESET!: 21 yaşınızdayken yazdığınız ilk senaryo olan “Teyzem”, Halit Refiğ gibi usta bir yönetmen tarafından çekildi. Nasıl gerçekleşti bu proje?

Ü.Ü.: “Teyzem”in hikâyesi gerçek bir hikâye. Benim teyzem filmdeki gibi yaşadı ve öldü ve ben üniversitedeydim o sırada. Çok etkilendim tabii 18-19 yaşında biri olarak ve daha üniversitedeyken senaryosunu yazmaya başladım. İlk yazdığım şeye tam senaryo denemezdi, 30-40 sayfalık bir metin, hikâye gibi bir şeydi; fakat hep kafamda O’nu İstanbul’a getirmek ve Müjde’nin (Ar) oynaması hayali vardı. Müjde o dönem için çok güçlü bir stardı. O sırada hala sinemada “star” sistemi hüküm sürüyordu, projeler starların isimleriyle satılıyordu. Bir “Müjde” filmi veya “Şener” filmi şeklinde bir fikir vardı ve Müjde bir projede oynamayı kabul ederse, o projenin yapılması çok daha kolay; hatta kesin oluyordu. Benim de hayalim o senaryoyu Müjde’ye okutmak ve çekilmesini sağlamaktı. Büyük bir şans eseri önce Atıf Yılmaz’ın asistanı Leyla Özalp’le tanıştım. Leyla, Atıf Yılmaz’ın yıllarca yardımcı yönetmenliğini yapmıştı ve “Teyzem”in hikâyesini çok beğendi. Bana önce senaryo ekibinde bir iş buldu Atıf Yılmaz’ın yanında, sonra da “Adı Vasfiye” filminde dördüncü asistan olarak işe aldı. Ben çok kötü bir asistandım, sette asistan olarak hiç işe yaramıyordum. “Adı Vasfiye”nin setinde işte Müjde’yle tanıştık ve senaryoyu O’na okutma fırsatım oldu. Müjde senaryoyu çok beğendi ve bunda mutlaka oynayacağım dedi. Asıl gerçekleşmesini sağlayan Müjde oldu. Daha sonra beni Ertem Eğilmez’le tanıştırdı. Ertem Eğilmez, Müjde’nin en yakın dostu, akıl hocası, menajeri gibi çalışan biriydi, her şeyiydi yani. Bir zamanların, büyük Arzu Film’in yapımcılarından çok etkileyici bir insandı ve bizi Halit Refiğ ile bir araya Ertem Eğilmez getirdi. Halit Refiğ’in Müjde’yle çekmek istediği ve projelendirilmiş başka bir çalışma vardı, “Kurtar Beni” diye. Daha sonra onu Talat Bulut ve Gülşen Bubikoğlu ile başka bir zaman çekti. Müjde onun yerine “Teyzem”de oynamak istediğini söyledi ve o filmin yapımcısı olacak kişi “Teyzem”i çekti. Bir de büyük bir ödül kazandım o sırada. Milliyet Gazetesi’nin senaryo yarışmasında büyük ödülü kazandım. Zaten çekilecekti proje; ama bu ödül benim İstanbul’a gelip rahatça yerleşmeme yaradı (Gülüyor).

RESET!: Üniversitede okurken birçok kısa filminiz olmuş ve çeşitli festivallerde ödüller kazanmışsınız. Şimdiki kısa filmcileri, genç sinemacıları nasıl buluyorsunuz?

Ü.Ü.: Bizim kısa film çektiğimiz dönemlerde inanılmaz ilkel koşullar vardı. Kısa film çekmek çok zordu. 8 mm şeklinde çekmeye çalışıyorduk. 16 mm çekmek çok zordu. Çok para isteyen işlerdi. Bugün sinema yapanların şanslı tarafı, dijital video çok geliştiği için artık evde çok küçük olanaklarla bile çarpıcı şeyler yapmak mümkün. Sonuçta bu kamerayla bile (röportajı kaydettiğimiz Nikon D90 :D) bir şekilde film yapabilirsiniz. İlla büyük perdede gösterilmesi gerekmiyor kısa filmin. Daha küçük mecralarda da gösterilebilir. Evde bir bilgisayarla kurgulayabilirsiniz, özel efektler de yapabilirsiniz. Her şey mümkün. Bunun da bir sürü örneği var. Evde uzay filmi yapıp sonra da Hollywood’a satan insanlar var. Şimdi ismini hatırlayamayacağım, geçenlerde Brezilya’lı bir adamın haberini okudum. Tabii ki sonuçta her şey kafada bitiyor. Hala bazı kısa filmciler var ki; bir an önce reklam, video klip ya da dizi dünyasına adım atmaya çalışıyorlar; ama ben son dönemde bir sürü kısa film yarışmasında jüri oldum. Çok ilginç filmler yapan insanlar var. Çok hoş, gerçekten bir sanatçı duyarlılığıyla yaklaşarak film yapan çok genç insanlar da var. Aslında çok canlı, hoş bir atmosfer var kısa film dünyasında şu an.

RESET!: Peki, “Anlat İstanbul”u beş yönetmen birlikte çektiniz. Diğer bölümleri nasıl buldunuz? Başka yönetmenlerle sizin senaryonuz olan bir filmde çalışmak nasıldı?

Ü.Ü.: “Anlat İstanbul”dan önce de, mesela “Boccaccio 70” vardı. İtalyan sinemasının beş yönetmeni “Boccaccio” hikâyeleri çekiyorlardı. “New York Stories” vardı. Ama onlarda ayrı ayrı yönetmenlere farklı hikâyeler ısmarlıyorlardı ve bu şekilde bir araya getirilen projelerdi. “Anlat İstanbul”un ilginç bir tarafı aslında tek bir hikâye olmasıydı ve tek bir yönetmen tarafında çekilmesi gereken bir hikâyeydi. Biz onu bir deney gibi beş yönetmen çektik; ama çok da ilginç bir şey oldu. Yönetmenleri çok sınırladık; fakat bu tarz diğer filmlerde yönetmen rengine, görüntüsüne, kameramanına, her şeyine kendisi karar verir. Bizim filmimizde ise kameraman aynı olacak, sanat yönetmeni aynı olacak, tüm ekip aynı olacak ve sadece yönetmen değişecekti. Filmin atmosferini değiştirmek, rengiyle oynamak yok, o bütünlüğe hizmet edecek şekilde yönetmenler çalıştı; ama kendi stilini elbette getirmesi şeklinde anlaştık yönetmenlerle. Bence ortaya çok da farklı bir şey çıktı. Senaryo İstanbul’u bir bütün şeklinde anlatıyordu. O bütünün içinde çok farklı enerjiler ortaya çıktı.

RESET!: Yine yakın zamana dönecek olursak, “Gölgesizler” ilk roman uyarlamanız yanlış bilmiyorsam; kitabı nasıl buldunuz ve beyazperdeye aktarmaya nasıl karar verdiniz?

Ü.Ü.: Daha önce senaryo olarak “Tatlı Betüş”, “Evimizin İnsanları” ve “Piano Piano Bacaksız” da roman uyarlamasıydı. “Gölgesizler”i Hakan Karahan getirdi bana. Hakan âşık olmuştu romana ve bana sadece yönetmenliğini önerdi. Bir senaryo kendisi yazmıştı. Ben, kendim yazmadan çekemeyeceğimi belirttim ve O’nun senaryosunu okumadık bile. Kitabı okuduğumda, bu kitabın birebir uyarlanmasının imkânı olmadığını düşündüm. Çünkü çok şiirsel dili olan, sinemaya uyarlanması için mutlaka bir yorum gerektiren bir filmdi. Mesela “Da Vinci Şifresi”ni alıp neredeyse olduğu gibi sinemaya aktarabilirsiniz. Çünkü ona göre yazılmış ve pazarlanmış bir roman. Hâlbuki “Gölgesizler” saf bir edebiyat eseri. Bütün esprisini dilinden alıyor ve edebiyatta yapılan bazı şeyleri sinemada yapmaya imkân yok. Edebiyatta zamanlar arasında atlayabilirsiniz, mekânları istediğiniz gibi atlarsınız. Romanın ilk 70-80 sayfası hem zamanda hem de mekânda inanılmaz ileri-geri gidişlerle örülmüş. Bunu sinemada yapmak imkânsızdı. Romanda yorumlanması gereken, belirsiz kalan çok nokta vardı. Ona bir yorum uydurup kendi bakış açınızı katmak zorundaydınız. Bunu söyledim yapımcıya, o da kabul etti. Bir yerde saçma sapan bir eleştiri çıktı; “Romanı aynen yapmış, hiçbir yaratıcılık katmamış” diye… Ben de tam tersini düşünüyorum. Belki romanı çok bozduğumu (Gülüyor)… Romanı yeniden yazdım denebilir. Bir tarafını ancak yorumlayabildim ve bambaşka bir yorum getirdim. Sonuçta çok engin bir roman. Bilimsel ve psikolojik açıdan bakmak mümkün romana. Sürreal olarak da görebilirsiniz. Bir David Lynch filmi olarak görebilirsiniz. Ben atmosferik öğelerden çok olayları, karakterleri ve politik altyapısını öne çıkarmayı tercih ettim.

RESET!: Edebiyatla aranız nasıl? En sevdiğiniz romanlar neler? En çok hangi roman uyarlamasını beyazperdede görmek istersiniz?

Ü.Ü.: Edebiyat bence bütün sanatların anası. En güçlü ve hiçbir zaman eskimeyecek olan tek sanat ve aslında en zor sanatlardan da bir tanesi. Sinema, edebiyatın yanında aslında çok daha yeni bir sanat. Daha tam kendisini kanıtlamış bir sanat değil (Gülüyor). Benim için asıl esin kaynağım daha çok edebiyattır zaten. Sinema delisi bir insan değilim, filmleri izlemeyi çok severim; ama her filmi izlemiyorum. Roman, şiir ve hikâye çok okurum. Beni asıl etkileyen şeyler edebi yapıtlardır. Tarantino (Quentin) gibi sadece sinemadan esinlenen bir yönetmen değilim aslında. Ben daha edebi kanaldan gelen bir yönetmenim. Bu, görsel bir yönetmen değilim demek değil (Gülüyor). Türkiye öyle bir ülke ki; bir şeyin altını çizince, o hemen size mal oluyor; “Edebi yönetmen”. Bir yandan çok da görsel bir yönetmenim (Gülüyor). Esasında bir yandan da ressam olmak istiyordum, resimle edebiyat kadar ilgiliyim ve çok da iyi bilirim. Resimden, ressamların bakış açısından da çok etkileniyorum. Nabokov herhalde hayatta en sevdiğim yazar. Kafka, Perec, Gombrowicz... En çok uyarlamak istediğim roman, Witold Gombrowic’in “Pornografi” romanı. Gerçi Polonya’da yapılmış bir şey; ama onu görmedim. Ben Türkiye’ye uyarlayarak yapmayı çok isterim. Sevim Burak’ın “Sahibinin Sesi”ni sinemada görmeyi çok isterim. Şimdi aklıma gelmiyor, daha bir sürü var (Gülüyor). Bir yandan da “Gölgesizler”den sonra roman uyarlamalarından biraz uzak durmaya karar verdim; çünkü roman deyince yazısı itibariyle ister istemez yaptığınız film, orijinal kitapla karşılaştırılıyor ve orada da okurun beklentisini karşılamaya imkân yok; çünkü her okur o kitabı yeniden yaratıyor aslında. İmkân yok onun hayalindeki şeyi yapmaya. Özgün hikâye çalışmayı daha çok seviyorum, zaten bir sürü özgün hikâyem var kafamda. Aslında onları gerçekleştirmeyi tercih ediyorum.

RESET!: Geçmişte üç kitabınız yayınlandı. Yakın bir zamanda bir kitap daha olacak mı?

Ü.Ü.: Yayınlanan romanın “Aşkın Alfabesi” aslında bir senaryoydu ve filme çekmek istiyordum. 1994’te az kalsın filme çekecektik; fakat o sıradaki krize denk geldi ve çekemedik. Oradaki hikâyeyi çok anlatmak istiyordum, ben de oturdum roman olarak yazdım. Kurgusunu tamamen değiştirdim. Edebiyatı çok seviyorum ve ilham kaynağım; ama bir yandan da kendimi yazar olarak görmüyorum. Her sanatçı çalıştığı, kendisini ait hissettiği sanat dalına göre yaşıyor. Bir yazar bulunduğu yerdeki şeyleri kafasında not alıyor. Bir insanla karşılaşıyorsunuz ve kafanızda notlar alıyorsunuz, malzemeniz birikiyor. Sonra ileride bir şey yaparken onları kullanıyorsunuz. Çoğu yazar cümleler halinde notlar alır; ama ben görsel olarak notlar alıyorum, o sahnenin atmosferiyle ilgili notlar alıyorum. Yazmadan yaşayamayan insanlar var. Orhan Pamuk bir yerde anlatır; Aziz Nesin elinde sürekli kalemle yaşıyormuş neredeyse, yazmadan duramıyor çünkü. Ben o insanlardan da değilim, sonuçta hayatımın çoğunu yazarak kazandım ve yazıya da çok büyük saygım ve sevgim var; ama asıl taptığım yazarlardan değilim. Hikâye anlatmak insanın içinde bir ihtiyaç. Bir şeyler görüyorsunuz ve bunun herkesin böyle görmediğini düşünüyorsunuz, ondan sonra bunu anlatmam lâzım insanlara diyorsunuz. O ihtiyacı gidermek için yazdığım şeyler, kitaplar. Şimdi sinema devreye çok girdiği için çoğu zamanımı aldı. Üzerinde çalıştığım bir kitap projesi vardı; ama o duruyor şimdilik.

RESET!: Son zamanlarda özelikle Amerika’da “re-make” furyası hâkim. Uzakdoğu filmleri başta olmak üzere Fransız, İtalyan ve İspanyol filmleri yeniden uyarlanıyor. Siz bir yönetmen olarak hangi filmi yeniden uyarlamak isterdiniz?

Ü.Ü.: Kıskanmak olarak mı, kıskandığım? (Gülüyor). “Fight Club”ı çekmiş olmayı isterdim. “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”ı çekmek isterdim. Herhangi bir “Monty Python” filmini onlarla beraber çekmek isterdim; ama yeniden yorumlamak isteyeceğim bir film var mı bilmiyorum, hatırlamıyorum.

 

RESET!: Filmografisini takip ettiğiniz yönetmenler / oyuncular var mı?

Ü.Ü.: Coen Kardeşler ne yapsalar koştura koştura gider ve izlerim. Onların en kötü filmlerini bile beğeniyorum. Arada kötü filmler de yapıyorlar; daha doğrusu kötü değil, onların ölçülerinde olmayan, bu ölçülerden biraz düşük filmler yapıyorlar; ama onların içinde bile bayıla bayıla seyrettiğim şeyler buluyorum. Şu sıralar en çok beğendiğim yönetmenlerden biri Alfonso Cuaron. Bence “Y tu mama tambien” çok olağanüstü bir film. En son filmi “Children of Men” de çok güzel bir film. O da mesela çok kıskandığım bir film. Bir de Michel Gondry’yi seviyorum. “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” harika bir filmdi; gerçi son filmi “Be Kind Rewind”ı neden yaptığını anlamış değilim, çok sevmedim o filmini. “Science of Sleep” de güzeldi bence. Bir de eskiden beri taptığım Fellini var, Bergman var.

RESET!: 2002 yılında “Biz Size Âşık Olduk” dizisini yönettiniz. Tekrar bir TV dizisinde çalışmayı düşünüyor musunuz? Bu alanda bir projeniz var mı?

Ü.Ü.: Bence şu an televizyon dizilerinin yapım-satış mantığı çok yanlış kurulmuş durumda. Şu anki koşullarda bir dizide çalışmak istemem; ancak kendime özgü bir şeyler yaratabilirsem, kendim yazıp onu bir proje hâlinde satıp ve kısa, mesela on üç bölümlük bir projeyi yapmayı niye istemeyeyim? O tür, bir mini dizi yapmayı isterim; fakat Türkiye’de diziler prime time’ı işgal etmek üzere yapılıyor ve böyle bir buçuk saat uzunluğunda, 80-90 sayfalık diziler bir haftada çekilip aynı zamanda seslendirilip aynı zamanda da kurgulanıyor. Bu yapım tarzında bir şeyle bence baş edilemez ve bir şekilde kendi sonunu da getirecek bu sistem. Ve diziler bir yandan da bakınca ilk on üç bölümünde kâr etmiyor, sonra kâr etmeye başlıyor ve dolayısıyla kimse mini dizi formatına yanaşmıyor. O yapının içinde tabii güzel şeyler yapanlar da var. Çağan’ın dizileri bence ilginçti, o bir şekilde kendi yazıp yönetmeyi bir şekilde başarmış. “Bıçak Sırtı” gibi bir dizi vardı mesela ve bence çok da hoş bir diziydi. Şu an için dizi dünyasında beni çeken herhangi bir durum yok sonuçta.

RESET!: 2009 yılında Türkiye adına “Art by Chance”in jürisinde yer aldınız. Bize biraz bu projeden bahsedebilir misiniz?

Ü.Ü.: “Art by Chance”i yapanları yabancı sanıyordum, meğerse projeyi geliştirenler Türkiye’de yaşıyormuş. Çok hoş insanlar. Bu reklam mecralarında, metrolarda konuşlanmış video gösterim ekranlarında film göstermek üzerine oluşturulmuş. “Bir anda karşınıza kısa bir film çıkabilir” fikri üzerine geliştirmişler. Bence çok ilginç bir projeydi. Uluslar arası jüriyi de onlar oluşturmuşlar ve beni buldular. Ben de severek kabul ettim. Çok ilginç bir işti. Dünyada ve Türkiye’de nasıl bir etki yarattı bilmiyorum; ama merak ediyorum. Bu sene “zaman” konusu altında yenisini yapıyorlar.

RESET!: Bir filmi beğenmenizdeki, size hitap etmesindeki en önemli kriter nedir sizin için?

Ü.Ü.: Sinema bir sürü şeyin bir araya gelmesiyle oluşuyor. Hikâye, o hikâyenin anlatım tarzı, görsel buluşlar ya da buluş olmasa da görsellik, filmin teknik kalitesi, yenilik getirip getirmemesi (illa yenilik getirmesine gerek yok, o hâliyle de çok ilginç filmler oluyor) açısından bakıyorum filmlere. Hepsini bir şekilde yapabilen filmler başyapıt oluyor. Hem hikâyesi mükemmel olan, hem görsel dili mükemmel olan hem de aynı zamanda yeni bir şeyler yapabilen filmler başyapıt, klâsik oluyor zaten zamanla; ama bazı filmler de sadece hikâyesi çok iyi olduğu için hoşunuza gidiyor. Bazısında diyalog hiç olmuyor; ama görsel dili, fotoğrafları çok acayip oluyor. Bazılarının kurgusu çok etkileyici oluyor. Beğenilecek, beğenilmeyecek bir sürü tarafı var. Tek bir öğeye bağlı bir filmi analiz etmek yanlış bence.

RESET!: Peki son olarak, “Ses”ten sonraki projeniz nedir?

Ü.Ü.: “Ses” süresince “birfilm”le çok iyi anlaştık. Onlar yeniden çalışmak istiyorlar, ben de birlikte çalışmayı çok istiyorum. Umarım uzun süreli bir birliktelik olur diye düşünüyorum; çünkü çok verimli geçti “Ses”. Bundan sonra da büyük olasılıkla onlarla bir şey geliştireceğiz gibime geliyor. Onların önerdiği bir proje var, onun senaryosu üzerine biraz bakıyoruz. Yine benim senaryom değil, belki geliştirilmesi gereken bir şey. Benim şu an yazdığım bir film var, bir aşk filmi. Onu eğer geliştirebilirsem onlara sunacağım. Kaderi ne olur bilmiyorum tabii. Şu an biraz belirsiz (Gülüyor).

Reset! Ekibi adına çok teşekkürler!




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010