C'est pas moi, je le jure! / It’s Not Me, I Swear! - Vallahi Ben Yapmadım!
"Yalan söylemek kötüdür; ama kötü yalan söylemek daha kötüdür. Yalan söyleyeceksen de iyi kıvırmayı bilmelisin."
10 yaşındaki Léon tam bir baş belası. Kendini ağaca asıyor (hatta kendini öldürmek için yaratıcı birkaç denemesi daha olacak ilerleyen zamanda), komşularının evine giriyor, evlerini talan ediyor, yangın çıkarıyor, camları kırıyor, hırsızlık yapıyor, kendini sakatlıyor ve tüm bunlar hakkında çok ustaca yalan söylüyor. Boşuna aramayın, sığ bir Afacan Dennis haylazlığı bulamayacaksınız. Dennis'in manasız yaramazlığının aksine Léon'u bu tip eylemler yapmaya iten, yaptıklarının arkasında yatan nedenlerden haberdarız biz.
Bir gün Léon'dan değil; ama yaşadığı hayattan çok bunalan annesi, yeni bir hayata başlama arzusuyla iki oğlunu geride bırakıp Yunanistan'a gittiğinde Léon'un içinden de bir şeyler kopuyor. Artık onu durdurabilecek tek kişi de gidince herkesin ve her şeyin ağzına sıçmasında bir sakınca yok ona göre. Léon'un tüm o vandalizminde bir şeyler kırıp döktüğü her sahnede hayatındaki en önemli kadını kaybetmenin nasıl bir duygu olduğu seyirciye hissettirilince karakter Dennis gibi bir "fırlama"lıktan çıkıp şiddetinin, hırsının, nefretinin, öfkesinin nedenleri olan çok boyutlu bir velete dönüşüyor. Hayatındaki kadın imgesi boşluğunu mahalleden (banliyö-mahalle?) arkadaşı Lea'yla doldurmaya çalışıyor o da.
Lea da tıpkı Léon gibi. Babası terk edip gitmiş. Kimsesi yok arkadaş namına. O, annesi gittiği sırada Léon için bir dayanak olurken Léon da onun için tutunabileceği bir dal oluyor belki de. Birlikte karar verip plan yapıyorlar: komşularının evlerine girip para çalacaklar ve Lea'nın seyahat acentasında çalışan abisi sayesinde kaçıp Léon'un annesini bulmaya Yunanistan'a gideceklerdir. Ancak ne yazık ki ‘68 yazı bitip yapraklar solmaya başladığında onların da ilişkisi sarı yapraklar gibi yerlere saçılıyor. Annesinin gidişine bir de kalp ağrısı eklenince insan ister istemez onca esprili dakikanın ardından sanki kendi çocukluğuna ait bir naiflik, farklı bir hüzün yakalıyor Léon'da. Bir çocukta bu denli karakter gelişimi ve derinliği yakalamayı başarabilmek Hollywood sinemasının yapmayı pek beceremediği bir şey. Amerikalıların çocukları merkeze aldıkları her filmin sanki bir yanına, ufak da olsa bir köşesine bir yapaylık sinerken tüm samimiyetiyle Kanada'dan cevap niteliğinde bir film oluyor “Vallahi Ben Yapmadım”.
Annesinin bir gün döneceğine inanan ve sonuna kadar da bu inancından vazgeçmeyen Léon rolünde Antoine L'ecuyer, bir çocuk oyuncunun yapabileceğinden çok daha fazlasını veriyor. Hani farkında olduğunu bilsem sadece kendi için oynamıyor tüm filmi kurtarmak için oynuyor diyeceğim. Yaptığı tüm deliliklere rağmen seyirciye kendini çok sevdiren bir karakter çıkarıyor. Bu senaryonun sağlamlığından, repliklerin çok iyi olmasından da öte, sunumla alakalı bir şey. Kesinlikle inanılmaz. Alıp götürüyor sizi ve çok acayip bir yerde bırakıveriyor.
Çocukluk hezeyanları, yalanları, haylazlıkları, yaz aşklarına dair esprili, eğlenceli olduğu kadar bence her bir karesine derin bir hüzün işlenmiş çok başarılı bir iş “Vallahi Ben Yapmadım”. Léon'dan film boyunca bolca gördüğümüz orta parmağı sanki yönetmen Philippe Falardeau ve filmin uyarlandığı aynı isimli kitabın yazarı Bruno Hébert, çocukça heyecanlarını epey gerilerde bırakmış ve umut etmekten vazgeçeli çok olmuş bizler için çıkarıyor bir kez de. Şu çocuk kadar cesaretiniz yok der gibi sanki...

|