Glee
İstanbul’da lise okumuş olan herkes bizzat katılmamış bile olsa okulunu desteklemek için Kasdav’a iştirak etmiş veya en azından kendi okulundan katılan elemanların ana mevzu olduğu “Kasdav Muhabbeti”ne öyle ya da böyle dâhil olmuştur. Her sene sanki çok matah bir yarışmaymış gibi ufak çapta bir Eurovision fırtınası eser, “bu sene kazanacağız” tarzı pek de mevcut gerçeklerle bağdaşmayan yorumlarla grubun yarışmadaki şansı değerlendirilir ve okulu temsil eden grubu desteklemek amacıyla Bostancı Gösteri Merkezi’ni dolduran okul insanlarının birçoğu gösteriyi izlediğiyle kalır, zaferi tadamadan geri dönerlerdi. Şahsen hiç izlemeye gitmedim; ancak gidenlerden duyardık, haksızlık/şike vs. yapıldı, “falanca şunu aldı, biz babayı aldık, şöyle olay çıktı…” bilmemne diye. Bu yorumlardan sonra son derece lüzumsuz bir etkinlik olduğuna kanaat getirip “yemişim Kasdav’ı” tarzı bir yaklaşım benimsediğimi hatırlıyorum.
Bu muhabbeti yazıma taşımamın nedeni ise son bölümünü izlerken aradaki benzerliklerini fark ettiğim “Glee”nin manasını daha iyi ifade edebilmek. “Glee”, kelime anlamıyla “sevinç, neşe” demek; ama “Glee Club” kavramı içinde koro halinde öğrencilerin şarkı söyledikleri anlamını taşısa da buna ek olarak şarkıya eşlik eden bir takım ufak tefek koreografileri de içinde barındırıyor (“Show Choir” diye bir tanımları var). Elbette Pilot bölümde gördüğümüz “Rehab” coverında yapılan, neredeyse Amerikan lise amigo takımlarının hazırladıkları kadar iyi olan koreografiyi tenzih ederim. Bu Glee Klubü’ne katılan arkadaşlar, her sene okullarını temsilen diğer liselerle yarışa girip finale yükselmeye uğraşıyorlar. Kasdav gibi her lisede “bu sene bizim ekip alacak” tarzı bir yarış olup olmadığından pek emin değilim gerçekte. Ama diziden anladığımız kadarıyla “Glee Kulüpleri”, genelde bir baltaya sap olmayı becerememiş, okulda hiçbir gruba entegre olamamış, sürekli popüler tipler tarafından dışlanmış, kısacası “ezik” arkadaşların katıldığı kulüpler. Burada “ezik” İngilizce “Geek” kavramına tekabül ediyor ki dizinin takipçileri de kendilerini “Gleek” olarak tanımlıyorlar.
Aylar önce ekip Comic-Con’a katıldığında, hazırladığım dosyada karakterler için şöyle bir cümle kurmuşum: “İlk bakışta karakterler biraz stereotip duruyor (yapacağım tanımları mazur görün): Bir adet popüler olmak isteyen ezik kız, bir adet efemine gay çocuk, bir adet Asya’lı kız, bir adet zenci kız, bir adet engelli çocuk ve bir adet okulun futbol takımı kaptanı (evet evet cheerleader’la çıkıyor).” Normal şartlarda bu tanımım adaletsizce yapılmış sayılabilir ve ben biraz öküzlük ettiğimi söyleyip tüm laflarımı yutabilirdim; ama dizinin genel yapısı da tam olarak bu “politically wrong” bakış açısının üzerine inşa edilmiş. Karakterler kasıtlı olarak klişeler, ezikler, birbirlerinden tamamen kel alaka tiplere ve kimliklere sahipler. Bu durum başta Sue Slyvester olmak üzere diğer karakterlerin ağzından sürekli olarak dile getiriliyor zaten. Konuk oyuncu olarak katılan Kristin Cheonoweth’in “You’re the worst Bennetton Ad I’ve ever seen” demişliği varken lafını sakınmayan Sue’da daha sert bir üslup oluşturuluyor ki; çoğu zaman yarılmamak elde değil. Bir bölümde grup elemanlarının isimlerini sayarken “Santana. Wheels (engelli olan Artie’yi kastederek). Gay kid. Asian, other Asian, Aretha (Mercedes’in sesine, zenci ve kilolu oluşuna ithafen) and Shaft (71 tarihli kült yapım “Shaft”a yaptığı gönderme bittiğim andır)” şeklinde kurduğu cümle sokuşturduğu lafların en hafiflerinden biri.
Ryan Murphy, yani “Nip/Tuck”ın yaratıcısı, müzikal/komedi-gençlik dizisi çekiyormuş dediklerinde bir durup düşündük, afallamadık değil. Ama ortaya çıkacak sonucun bu kadar iyi olabileceği kimin aklına gelirdi. Gene bir müzikal-gençlik dizisi olan İngiltere menşeli “Britannia High” tutmadı mesela. “Glee”ye benzer tutan tek prodüksiyon “High School Musical”; fakat onun tam aksine “haydi gelin canlar, şarkı söyleyelim” moduna girip birdenbire tüm ekip şarkı söylemeye başlamıyorlar (Allahtan!). Tüm koreografiler gerçek performanslar üstüne kurulu. Yani ya gerçekten o sırada sahnede gösteri yapıyorlar ya da provadalar. Bunlar dışında kalan birkaç örnek var; ama onlar da belli bir temele oturtulmuşlar. Onun için beni ayrı bir yerden yakaladı “Glee”, zira müzikallere olan tüm sempatime rağmen aniden şarkı söylemeye başlayıp oradan oraya zıplayan insanlar benim halen algılamakta zorlandığım bir durum.
The CW’nin her bölüm farklı entrikanın döndüğü, kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı, döne döne aynı karakterlerin birbirleriyle yattığı gençlik dizilerinden yeterince baydık sanırım biz. İngiltere’nin gülü “Skins” ise bilhassa yeni ekibiyle bünyelerde önceki iki sezonu kadar etki bırakmayı başaramadı. Kaldı ki karamsar, karanlık bir dizi zaten “Skins” yapı itibariyle. “Glee” ise “laylaylom, hoş ama boş” gibi bir peşin hükümle yargılayabileceğiniz bir dizi imajı bırakabilir, ancak aksine kendini fazla entrika ve drama bulamadığı (yeri geliyor ciddi meselelere de değiniyor elbette), hiç de “sığ” olmayan bir eğlence anlayışına sahip. Dizi karakterlerini ve dizinin genel yapısını tek bir kelimeyle tanımlamak mümkün; “acayip” (“Weird”tan ziyade “awkard” tanım olarak daha doğru burada).
Başta Rachel olmak üzere tüm karakterlerimiz evlere şenlik. Lea Michele genç ekip içinde kesinlikle en kayda değer performansı veriyor ve diziye inanılmaz bir dinamizm katıyor. Allah vergisi harikulade bir sesi var. Yıllarca Broadway müzikallerinde oynamış olmanın verdiği bir rahatlıkla oynuyor; ama hem ses hem oyunculuk anlamında tekniğini epey ilerletmiş olmasına rağmen amatör ruhunu da kaybetmemiş gibi sanki. Yapay bir performans sunmuyor hiçbir sahnede. Sesinin ve tekniğinin çok iyi olmasından da öte kesinlikle başka bir şey var bu kızda. Yalnızca söylemiyor, klişe bir tabir olacak; ama gerçekten yaşıyor şarkıyı. Söylemeye başladığında bir başka bakmaya başlıyor gözleri, farklı ışıldıyorlar resmen. Belki normal şartlarda baktığınız zaman çok güzel bir hatun değil Lea Michele; ama şarkı söylerken başka birisi giriyor içine sanki ve müthiş bir enerji yaymaya başlıyor. İşte o anda, o parıltısına aldanıp âşık/hayran olmamanıza imkân yok.
Esas oğlan Finn rolündeki Cory Monteith’de aynı ışıltıyı göremesem de karşılıklı olarak fena değiller. Güzel bir uyum yakaladıkları söylenebilir. Artie (Kevin McHale) ve Tina (Jenna Ushkowitz) rollerindeki arkadaşlarımız kendilerine yer verildiği ölçüde ellerinden geleni yapıyorlar; ama ne yazık ki pek de fırsat verilmiyor öykü içinde bana kalırsa. Mercedes rolünde zenci gırtlağına sahip ablamız Amber Riley’nin çok güçlü bir sesi var. Tüm gırtlak tellerini titrete titrete söylüyor. Zaten Lea Michele’den sonra ses anlamında en güçlü isim kendisi. Profesörleri Will Schuester rolündeki Matthew Morrison ise, Broadway kökenli bir oyuncu. Hem çok başarılı, inandırıcı oynuyor, hem sesi iyi hem de çok süper dans ediyor. Sempatik de olduğu için her anlamda göze ve kulağa hitap etiği söylenebilir. Resmen dizinin Barbie bebeği, güzellik abidesi Quinn rolünde Dianna Agron ve “efendi adam yerine piç herif tercih eden hatun” izleyicilerin bayılacağı Puck rolüyle Mark Salling’in (ABD’de bir Behlül fırtınası estiriyor diye tahmin ediyorum) de epey başarılı olduklarını ekleyerek dizinin kült/efsane olmaya aday iki karakterinden bahsetmek istiyorum.
Birincisi, bence son dönemlerde (Will & Grace’in Jack’inden bu yana) televizyonda gördüğümüz biraz stereotip ya da karikatürize diyebileceğimiz tatta (açıklarsam; efemine) olan gay karakterlerin en başarılısı, Kurt Hummel. Chris Colfer’in i-n-a-n-ı-l-m-a-z lezzetli oynadığı Kurt’ün kendine ait Facebook (biri ben olmak üzere 53.000’nin üstünde fan’ı var) ve Twitter sayfaları bile var (esasen hepsinin var, bu da yapımcıların tanıtıma ne kadar önem verdiklerinin göstergesi). Diziyi izleyenlerin bu satırları okurken bile gülümseyecekleri bir “Single Ladies” performansı var ki (futbol takımıyla olan özellikle) gençlik dizileri için bir dönüm noktası oldu bana kalırsa. Hiçbir gençlik dizisinin bu efsane iki sahnenin üzerine çıkması mümkün değil bence (Single Ladies dansı yapan bir futbol takımı düşünün ve bunu ikiyle çarpın). Gerçek hayatta da gay olan Chris Colfer, zaten normal şartlarda da gülümsetebilecek şahane replikleri alıp bambaşka bir şeye dönüştürüyor. Esprilerine ve mimiklerine yarılmadığım çok nadirdir. Replikleri özenle yazılan diğer bir dizi tarihine geçebilecek karakter de Jane Lynch’ten geliyor. Sue Sylvester, televizyonda gördüğüm “evil” tanımına bu kadar yaklaşan nadir karakterlerden biri olmasına rağmen nasıl yapıyor bilmiyorum Lynch, aynı anda hem nefret edilebilecek hem de çok sevilecek bir karakter yaratıyor. Altın Küre’si Chloe Sevigny’e gitti; ama eleştirmenler ve seyircilerin gözünde çok ayrı bir yerde oturduğu ve ödüllere boğulmasa da ödüllendirilmesi gereken bir iş çıkardığı ortada.
“Glee”nin birbirinden harika coverları da başka bir yazının konusu olsun diyerek huzurlarınızdan ayrılayım. Nisan’a kadar ara veren “Glee”, bu ay Foxlife’da başladı. Sitesindeki tanıtımda şu cümle yer alıyor: “Samimi ruhuna rağmen kararında ve esprili bir kinizm de barındırıyor olması “Glee”yi herkese hitap eden bir dizi haline getiriyor. “ Herkese hitap ettiği kısmı hariç yazılanlara aynen katılıyorum. Peki, kimlere hitap eder “Glee”? “Nip/Tuck”ın yaratıcısı Ryan Murphy’den müzikal bir gençlik komedisi nasıl olur diye merak edenlere, müzikallere gönül bağıyla bağlı olanlara, hem gülüp hem de gerçekten deli gibi eğlenmek isteyenlere veya belki biraz da Kasdav havasını soluyamamışlara…

|