Crazy Heart

Belirli bir yaşa gelmeden önce gerçekleştirmek istediğim hayallerden biri Amerika’nın orta batısına gidip kiraladığım ’67 Mustang ile uçsuz bucaksız Arizona çöllerinden geçen yollarda umarsızca araba kullanmak. Belki bir eyalet polisi beni durdurup yan koltuğumda duran viski şişesine göz atıp tutuklamaya karar verecektir ya da yoldan aldığım sırt çantalı otostopçu aslında acımasız bir seri katil çıkacaktır; ama hayat bazı riskleri almaya değer gene de.

Şayet Amerika’da doğmuş olsaydım, yaşadığım yerden bağımsız olarak bir “redneck” olurdum. Yaz kış kovboy çizmesi giyer, kovboy şapkası takar, araba yerine kamyonet kullanır ve yol kenarındaki salaş barlara gidip elimde birayla country müzik dinlerdim. Belki şu anda yaşadığım hayatın stresi, büyük şehrin sıkıntıları beni böyle manasız hayallere itiyor; ama babamın verdiği önemli hayat derslerinden biri “Roma’da Romalı gibi davran” oldu. Gerçi Roma’ya gittiğimizde beyaz çarşaflara bürünüp kafamızda defne yapraklarıyla dolaşmadık; ama gene de stereotipleri seviyoruz.

Geçtiğimiz sene vizyona giren Mickey Rourke’un başrolünde oynadığı “The Wrestler” filmi, hem Rourke’un kariyeri açısından bir dönüm noktası oldu hem de bol efektli/makyajlı/CGI’lı/güzel kızlı Hollywood filmleri arasından sıyrılarak sinemaya yeniden daha minimal bir şekilde bakmamızı sağladı. Öykü çok basitti, bir adamın kendi seçtiği yollar yüzünden dip noktaya gelip bunun farkına varması ve artık bu duruma bir son vermesi gerektiğine karar verip hayatında birtakım değişiklikler yapması ile ilgiliydi. Bunun illa bir güreşçi olması gerekmiyordu aslında tabii daha evrensel bir hikâyeyi bir güreşçinin gözünden dinlemiş olduk sadece.

Jeff Bridges’ın başrolünde oynadığı “Crazy Heart” filmi de aynen “The Wrestler”daki gibi, bir adamın hayatının yavaş yavaş dibe vurmasını konu alıyor. Jeff Bridges, Mickey Rourke gibi el ense çekip güreşe tutuşmuyor belki filmde; ama performans bakımından aynı sene vizyona girselerdi, Oscar’larda hiç değilse bir bilek güreşi görürdük gibime geliyor.

“Crazy Heart”ı izlerken düşündüğüm, ben bu filmi daha önce izlemiş olduğum hissiydi. Müzisyenlerin belirli bir “son kullanma tarihleri” olduğunu düşünüyorum. Düşünecek olursak, kendi eceliyle ölen çok fazla müzisyen yok. Yaptıkları müzik türüne göre ya duvara kendi beyinleri ile resim yaparak, ya kendi mide öz sıvıları içinde boğularak ya da kıyafetleri hala kendi üzerlerindeyken asmaya çalışarak dünyaya veda ediyorlar. Üzülüyoruz tabii böyle olunca; ama elden bir şey gelmiyor. Herhalde sanatçı olmanın yan etkilerinden biri olsa gerek ya da belki de hayatı kontrol etme ihtiyacından kaynaklanıyordur. “Crazy Heart”ın sonunda “Bad Blake” ölmüyor, yüreklere su serpmek isterim; ama o kadar çok “hah bu sefer gidici bu” hissine kapılıyorsunuz ki, herhalde country şarkıcıları da fazla viskiden ölüyor diye istatistiklere yazmaya başlıyorsunuz.

Filmin bir diğer müzisyen starını pek hazzetmediğim Colin Farrell canlandırıyor. Kendisinin “esas oğlanlığı” herhalde Amerikalı “yakışıklı görmemiş” kızların pompalamasından olacak, nedense şahsen hiç çekici bulamıyorum. Sürekli bir “Emrah, koş!” bakışı olmasından mıdır, rol kabiliyetinin i-phone’da flash sitelere girmek kadar bir ömrü olmasından mıdır karar veremiyorum; ama bir türlü ısınamadım. Aynı şekilde Maggie Gyllenhaall’u da itici bulmam; ama erkek kardeşi yüzünden sever gibi davranmam söz konusu. Allahtan Farrell’ı filmde çok fazla görmüyoruz, Jeff Bridges’ın performansı da filmde büyük etken olduğundan ötürü Gyllenhaall’a da katlanabiliyorsunuz.

Country müzikten hoşlanıyorsanız, “Crazy Heart”ın soundtrack’ini önerebilirim. Filmi izlemeden daha önce birçok kez playlist’imi işgal etti kendileri.  Şarkıların bir kısmını Jeff Bridges ve Colin Farrell seslendiriyor. Belki daha sonra onlar da Joaquin Phoenix gibi kendilerini müzik endüstrisine adarlar bilemiyorum; ama Farrell’ın Emrah kaşlarını görmektense sadece sesini duymayı tercih ederim şahsen. Akademi üyeleri de inşallah Mickey Rourke’a yapmadıkları kıyağı Jeff Bridges’a yaparlar da bu sefer (ki 6. Adaylığı) altın heykelciği şöminesinin üstüne koymayı hak eder. “Big Lebowski”de yapmadınız bir abilik, bari bu sefer yüzümüz gülsün.




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010