82. Oscar Ödülleri

2009 senesi Hollywood Sineması açısından kaliteli eserlerin havada uçuştuğu bir yıl olmadı. Birkaç sürpriz haricinde beklenen filmler aday oldu zaten, ki şu 10 filmlik listede sadece elle tutulur 2-3 film var bana göre. Altın Küre listesinin birkaç değişiklikle sunulduğu ödüllerin töreninde bazı dallar dışında öyle aman aman sürprizler yaşanmayacak ve bana kalırsa kupkuru bir Oscar Töreni izleyeceğiz. Bari sunucularımız Alec Baldwin ve Steve Martin iyi hazırlanmış olsunlar da izlerken iyice içimiz geçmesin.

Bu yıl adaylık meselesindeki tek olumlu gelişme, geçen sene “The Dark Knight”ın yarış dışı bırakılmasıyla topa tutulan Akademi’nin en iyi film dalındaki aday sayısını 5’ten 10’a çıkarması oldu. Bunun bir iyi bir de kötü tarafı var. İyi tarafı, sadece güçlü dramları veya nadiren Amerikan bağımsızlarını aday yapmak yerine “blockbuster” diye tabir edilen gişe filmlerinden bağımsızlara, animasyondan bilim-kurguya kadar farklı türlerde farklı yapıdaki filmlerin yolunu açmış olması. Bu da çok çeşitli ve renkli bir liste ortaya çıkardı şüphesiz. Kötü tarafıysa, bu çeşitliliğin kalitesizliği de beraberinde getirmesi. Liste o kadar çürük ki; gişe canavarı, görsellik dışında pek de bir numarası olmayan 3D bir yapımla, Irak Savaşı’nı anlatan yüzlerce yapımdan ideolojik olarak çok da farklı bir noktada durmayan bir savaş dramı/gerilimi ödül için yarışıyorlar.

En İyi Film

Dediğim gibi adaylar genel olarak zayıf. Mesela, bence The Blind Side gibi ortalama Amerikan ailesine hitap eden bir filmin bu listede hiç yeri yok. Aday olmasının tek nedeni bir pazarlama harikası olması. Aynı şekilde An Education ve benim kişisel olarak çok beğendiğim ancak kabul etmek gerekirse çok güçlü bir yapım olmayan Up in the Air de o kadar sağlam değiller. Daha doğrusu hikâyelerini biraz düz bir biçimde sunuyorlar, dramatik yapıları da pek güçlü değil. Hikâyelerdeki kırılma noktaları bile üstün körü geçilmiş gibi. A Serious Man, bir Coen filmi olmasının ağırlığıyla ve Yahudi cemaatini ele almasıyla yer buluyor kendine biraz da. Tamamen klişelerden uzak bir eser çıkarttıkları ortada; ancak Yahudiliğe dair referanslar filmin üstünü örtmesi sonucunda konu hakkında zerre bilgisi olmayan benim gibi bir Türk seyircisi örtüyü kaldırıp altına bakmakta epey zorlanacaktır. Bize pek gelmez; ama onlar için güçlü bir film, evet. Up, yılın en iyi animasyonuydu. Yılın en iyi filmlerinden de biriydi bana göre, o açıdan şu listedeki yerini normal karşılıyorum. Neden bilmiyorum; ama iyi yazılmış, iyi oynanmış ve iyi yönetilmiş bir film olmasına rağmen Precious’la aramda herhangi bir bağ oluşmadı. Anlattığı hikâye çok etkileyici ve gerçekten de “Acı Bir Hayat Hikâyesi”; ancak vuruculuğunu da zaten filmde yaşanan olayların çarpıcılığından alıyor, anlatımından ziyade. Buna rağmen Lee Daniels’ın anlatımının çok dozajında ve fazla duygu sömürüsüne meyletmemesi listedeki yerini de haklı kılıyor, beni çok sarmamış olmasına rağmen.  

Benim şahsi favorilerim ise Tarantino’nun sinefilliğini konuşturduğu, beğenildiği kadar eleştirilse de en azından sinema sanatına leziz bir saygı duruşunda bulunduğu için ödülü hak ettiğini düşündüğüm Inglourious Basterds; ve Neill Blomkamp’in uzun zamandır görmeye alışık olmadığımız kalitede, güzel noktalara temas eden bilim-kurgusu District 9. Öyküsünün çıkış noktası orijinal bulunsa da içeriğindeki çoğu öğenin arak olduğu eleştirilerine rağmen, ben esinlendiği filmleri güzel harmanladığını düşünüyorum. En azından yarıştığı filmlerin pek çoğundan daha ilgi çekici bir yapım benim nezdinde. Tarantino’yla ilgiliyse şu cümleyi kurmuşum filmi ilk izlediğimde: “Daha önce şahsımı hiç eğlendirmediği kadar eğlendirmeyi başaran Tarantino, Brad Pitt’in ağzından döktürdüğü ‘sanırım bu benim en iyi eserim’ repliğini senaryoya bir final cümlesi olarak yerleştirmekte haksız sayılmaz. Quentin Tarantino’nun başyapıtı mı bilmiyorum şu an için (ikinci kez izlemeyi gerektiriyor böyle bir yorum) ancak şahsen en fazla keyif aldığım, güldüğüm, hem sinema sanatı ve tarihine duyduğu saygıya, hem de bunu kendince harmanlayış biçimine hayran kaldığım ilk filmi oldu”. Diğerlerinin yapamadığı bir şeyi yaptı Tarantino, izlemesi zevk veren, leziz sahnelerle dolu birkaç saatlik bir yapım sundu bana. Sırf bunun için bile bence bu ödül hakkıdır.

Gelelim zurnanın zırt dediği yere; Tarantino da dâhil olmak üzere diğer tüm filmleri gölgede bırakan AvatarThe Hurt Locker mı tartışmasına. Avatar’a bayılmamış; ama fena da bulmamış biri olarak Oscar’a ulaşmasını kesinlikle istemiyorum. Oscar alacak bir film, görsellikten ibaret olmamalı. Görsel olarak sinema tarihinin en aşmış filmini çekmiş olabilirsiniz; ama elinizde iyi bir hikâye, başarılı bir senaryo ve güçlü oyunculuklar yoksa Oscar alma şansınız da düşük olmalı. Zaten orijinal senaryo dalında aday olmaması da “Avatar”ın elini güçsüz kılıyor. Yalnız şunu da hatırlatmakta fayda var; Cameron’ın önceki yapıtı “Titanic”, senaryo dalında aday olmamasına rağmen önemli dalların pek çoğunu kazanmıştı. Bu noktada iki ihtimal çıkıyor ortaya; ya buna benzer bir durum daha önce yaşandığından ödül vermekte bir sakınca görmeyecek üyeler, ya da aynı hatayı tekrar etmek istemeyecekler.

Bir yanda Amerika’nın Orta Doğu’daki politikalarına referanslar ve de eleştiriler barındıran bir film en güçlü adayken öte yanda Irak’taki varlığını meşrulaştırmasa da madalyonun iki yüzünün de gösterildiği, bahsedildiği gibi objektif bir bakış açısı oluşturabildiğini söyleyemediğim “The Hurt Locker” yarıştaki diğer güçlü isim. Bigelow’un temel problemi, belli bir noktaya kadar karakterlerine ve hikâyeye belli bir mesafeden, belgeselci bir tutumla yaklaşırken bir noktadan sonra bu tavrını sürdürmeyi tamamen bırakıp bilhassa ana karakteriyle içli dışlı olmaya başlaması. Dahası ortaya koyduğu tavrı, “bir propaganda filmi” şeklinde yaftalamak haksızlık olsa da kendi ülkesinin askerinin omzunun hemen üstünden bir bakış açısıyla çekiyor filmini. Yani elbette ki Amerikalı bir yönetmenden Iraklıları iyi, Amerikan askerlerini kötü göstermesini beklemiyoruz; ancak hem olumlu hem olumsuz yönlerinden bahsederek bir denge tutturması gerektiği kanısındayım. Mesela, ana karakteriyle Iraklı çocuk arasında bir muhabbet oluşturmaya çalışmasına bir itirazım yok. Çocuktan film satın alsın, hadi beraber tek kale maç da yapsınlar ona da eyvallah; ancak kalkıp da çocuğu iki gün göremeyince telaşlanan askerini bin bir protokolü ihlâl ederek üsten kaçırtmasın, “aslında özünde o kadar iyi bir insan ki, Iraklı bir çocuk için bile kendini tehlikeye atıyor” der gibi. Bana çok ucuzca ve samimiyetsiz geliyor. Bu belki filmin geneli içinde ufak bir detay fakat o noktada benim artık yönetmenin samimiyetine dair herhangi bir inancım kalmıyor. Tahminim hem Akademi’nin liboş üyeleri hem de Cumhuriyetçi tayfası tarafından beğenilip oy verilecek “ne etliye ne sütlüye” bir film, The Hurt Locker. Avatar’ı geçip Oscar alması muhtemel görünüyor; ama sürprizlere de açık bir kategori.

Aday olanları geçersek; şahsen “(500) Days of Summer”ı da bir yerlerde görmek isterdim. Hele tamamen yarış dışı bırakılması büsbütün anlamsız. Hadi tüm kategorileri geçtim, orijinal senaryo dalında yere göğe konulamayan “The Hurt Locker”dan daha çok hak ediyordu o yeri. Filmde elle tutulur herhangi bir öyküden bahsetmek imkânsızken (ki bu Bigelow’un kendi tercihi elbette, o askerlerin psikolojisine odaklanmak istiyordu) kalkıp da sanki inanılmaz orijinal, yeni bir hikâye anlatıyormuş gibi göstere göstere aday yapılmasına anlam veremiyorum. Ayrıca “The Blind Side”ın aday olduğu bir 10 filmlik listemiz var ki, neden onların arasında kendine yer bulamadığını anlayan varsa beri gelsin. “Moon”, “The Road” ve “Where the Wild Things Are”ın esamesi bile okunmuyor, o konulara hiç girmeyeyim.

Alması Muhtemel: The Hurt Locker veya Avatar
Alması İstenen: District 9 veya Inglourious Basterds

En İyi Yönetmen

Bu dalda James Cameron mı Kathryn Bigelow mu ikilemi yaşanıyor; ama hiç yaşanmasın, ödül Bigelow’un, bu çok açık (eğer almazsa yorumlarınızla tükürüğümü yalatabilirsiniz). Siz bakmayın Altın Küre’nin Cameron’a gittiğine. Yönetmenler Birliği her sene ödülü kime verirse yönetmen ödülü de ona gider. Akademi adayları genel olarak oyunculardan oluşuyor. Bu açıdan daha teknik meselelerde o işle kim ilgiliyse onların bir bildiği vardır herhalde deyip onların kararlarına güveniyorlar. Bu sene de muhtemelen “Crash”-“Brokeback Mountain”daki gibi bir durum yaşanacak. Film ödülü “Avatar”ın olabilir belki (ki ben çok emin değilim) ancak yönetmen kesin Bigelow’a gidecek, Ang Lee’de olduğu gibi. Yönetmenin şansını arttıran diğer bir unsursa kadın oluşu ne yazık ki… Evet, ödülü iyi bir yönetmen olduğu için alacak elbette; ama öte yandan bu ödülü şimdiye kadar hiçbir kadın yönetmen kazanamadı. Ayrıca kritiklerden ve seyirciden bu kadar olumlu eleştiri toplamış bir filmin kadın yönetmenine ödül verme şansını elinden kaçırmak istemiyor Akademi’nin liberal tayfası. Bigelow gibi aksiyon kökenli olan ve bu anlamda “harbi” filmler çekmiş bir yönetmenin ödül almasını isterim tabi ki. Bigelow’u kenara koyalım, herhangi başarılı bir kadın yönetmenin Oscar almasını çok isterim zaten. Hatta keşke birkaç sene önce Sophie Cappola’ya gitseydi ödül “Lost in Translation” ile ama böylesine ortalama, şişirildikçe şişirilmiş bir filmle Bigelow’un ödül alacak olması pek hoşuma giden bir durum değil. Gönlüm Tarantino’nun sonunda bir yönetmen Oscar’ı kazanmasından yana; ama maalesef öyle bir ihtimal yok. Cameron’a artık ikinci bir Oscar verirlerse zaten epey sönük geçen bu sene kazananlar açısından “zayıf” olarak adlandırılacak bir yıl olacak pek çok kişi açısından, o yüzden hiç meyletmeyecekler o yöne.

Alması Muhtemel: Kathryn Bigelow
Alması İstenen: Quentin Tarantino

En İyi Kadın Oyuncu

Adaylar arasındaki en büyük sürprizi The Blind Side yaşattı hiç şüphesiz. Sandra Bullock'un adaylığı Oscar yarışında reklamın ne kadar büyük bir önemi olduğunun görülmesi açısından büyük önem taşıyor. Gerek eleştirmenlerin birçoğunun en azından Bullock'un kariyerinin en iyi işi olduğunu söylemesi, gerek gişede filmin hatırı sayılır bir hasılat kaldırması gerekse sürekli olarak aday olur mu, kazanır mı diye pohpohlanması Bullock'un şansını bir hayli arttırdı. Ben bile tüm aldığı SAG ödülü ve Altın Küre'den sonra Oscar'a aday bile gösterilse almasına imkân yok, Akademi böyle bir performansa ödül vermez diyebilirken, şaşırtıcı bir şekilde filmin de aday yapılmasından sonra artık bundan o kadar emin değilim. Yalnızca Bullock'un aday gösterilmesini bir yere kadar anlayabilir ve endişelenmezdim; ancak başka hiçbir dalda aday olamayıp filmin en iyi 10 film içine konulmuş olması üyelerin filmi sevdiklerini ve Bullock'a ilk ödülünü vermeye hevesli olduklarını gösteriyor.

İşin kötü tarafı senelerdir (26 yıl oldu sanırım) 3. Oscar’ını almasını beklediğimiz Meryl Streep'in gene bu ödüle ulaşma ihtimalinin Bullock'un ortalama performansı yüzünden düşmüş olması. Julie & Julia'yı da izledikten sonra Streep'in sinema sanatının başına gelen en iyi şeylerden birisi olduğuna kimsenin şüphesi kalmamıştır herhalde. Geçen sene performansı çok çok iyi olmasına rağmen “Doubt”taki halini pek sevmemiştim. “Mamma Mia”da çok içten bir performans sergilediği için belki de onunla aday olsa daha iyi olurdu diye düşünmüştüm. Şu filmden sonra da emin oldum ki; yıllarca onca dramda oynamış olmasına rağmen Streep kesinlikle komediye daha çok yakışıyor ve müthiş bir mizahi altyapısı var. Ödül törenlerindeki konuşmalarında genelde çok eğlendirip güldürür herkesi zaten. Ya bu sene de ödül verip bu konuyu burada kapatsınlar, ya da kategori dışı falan ilân edip işi daha komik hale getirmesinler; çünkü her sene kadını törene çağırıp eli boş yollamaları hiç hoş değil. Kadının artık daha ne yapması lâzım bilemiyorum.

Diğerlerinden de azıcık bahsedeyim. “Precious”ta harika bir iş çıkarıyor; fakat yeni bir oyuncu olarak Gabourey Sidibe'ın şansı pek yüksek değil. Carey Mulligan’ın da “An Education”da tüm filmi taşıyan leziz bir işi var; ama o da BAFTA ödülünü İngiliz oluşunun ağırlığıyla aldı. Helen Mirren ise yeni aldığı heykelciğiyle şu anda ödüle en uzak isim zaten.

*Sandra Bullock yerine de “The Young Victoria”daki rolüyle Emily Blunt’ı ya da “The Lovely Bones”taki rolüyle Saoirse Ronan’ı görsem çok memnun olurdum.

Alması Muhtemel: Sandra Bullock veya Meryl Streep
Alması İstenen: Meryl Streep

En İyi Erkek Oyuncu

Allah biliyor ya, her filmde “karizma saçıyorum etrafıma” edasıyla oynayan George Clooney'yi ben pek sevmiyorum. Ama “Up in the Air”de ilk defa pek az yerde etrafına o egzantrik bakışlarını saçtığı sade bir performans sergilediğini gördüm. Eğer daha önce “Syriana” ile aldığı bir ödülü olmasaydı muhtemelen akademi jürisi Clooney’nin o cezp edici bakışlarına kanıp ödülü verirdi; ama biraz zor. Canımız ciğerimiz Dude'ümüz Jeff Bridges'ın performansını henüz izlemesek de ödül almasına kimsenin itirazı yoktur sanırız. Kendi kuşağındaki pek çok aktör iyi patlama yapmış, çok geniş kitlelere ulaşmışken Bridges bilinen bir aktör olmasına rağmen sanki hiç o beklediği çıkışı yapamadı gibi gelmiştir bana. “Crazy Heart”ta ne kadar iyi bilmiyorum; ancak o bu ödülü çoktan hak etti, biz vakti zamanında en azından gönlümüzün Oscar'ını verdik ona zaten. Colin Firth ve Morgan Freeman'ı henüz izlemedim ama Freeman için Nelson Mandela'dan daha iyi bir rol olamazdı. Mandela'yı oynayacak başka bir oyuncu da yok bana kalırsa. Muhakkak ki çok iyidir. Öte yandan en bayılarak izlediğim İngiliz oyunculardan Colin Firth'ün nihayet haklı bir adaylık elde etmiş olması gözümü yaşartıyor. “A Single Man”i izlemezsem merakımdan gebereceğim yakında korkarım ki. Şansı epey düşük olsa da “The Hurt Locker”la ilgili beğendiğim nadir şeylerden biri olan Jeremy Renner'ın performansının aday yapılmasınaysa şaşırmadım, nitekim beğenmiştim; ama “Moon”daki performansıyla Sam Rockwell’i görmeyi çok isterdim (Allahım, izlemesi o kadar keyif veren bu adam nasıl olur da halen bir kere bile aday gösterilmez?!)

Alması Muhtemel: Jeff Bridges
Alması İstenen: Jeff Bridges

En İyi Yardımcı Kadın/Erkek Oyuncu

Bu sene iki dalda da sürpriz beklenmiyor. Yardımcı kadın ödülü, “Precious”taki rolüyle Mo’Nique’e (söylemesi çok şeker bir ismi var kadının) gidecek, yardımcı erkek de şüphesiz yılın en iyi performansını sergileyen Christoph Waltz’a gidecek. “Inglourious Basterds”taki Hans Lando rolüyle şimdiden sinema tarihine geçen bir performansa imza attı ve bu sene aday olduğu tüm ödüllerin eksiksiz hepsini kazandı (ki 30’a yakın bir ödül söz konusu). Neyse favorimizle alacak olanın aynı kişi olması güzel oldu. Yardımcı erkek kategorisi için dile getirebileceğim bir şey yok, zira hiçbirini izlemedim. Herhangi bir şansları da yok zaten. Fakat yardımcı kadın oyuncu kategorisi bu sene çok zayıf bana kalırsa. Mesela geçen seneki adaylara bakıyorum, hangisinin alması gerektiğine karar verememiştim. Hepsi çok iyilerdi. Bu sene Penelope Cruz’u “Nine”da izlemedim, muhakkak ki iyidir; ama daha geçen sene aynı dalda ödül aldığını düşünürsek bence biraz lüzumsuz bir isim oldu. Maggie Gyllenhaal ismi de beklenmiyordu, duyduğum kadarıyla çok da iyi değilmiş zaten “Crazy Heart”ta. O da biraz gereksiz gibi. “Up in the Air”in iki bayan oyuncusu Anna Kendrick ve Vera Farmiga, gerçekten güzel oynuyorlar; fakat öyle aman aman döktürdüklerini düşünmüyorum. Ne rolleri çok etkileyici, ne de oynamaları gerekenden fazlasını oynamışlar. Vera Farmiga, çok beğendiğim (hem oyunculuk hem güzelliği anlamında) bir oyuncudur ve bu yılki en iyi performansını “Orphan”da verdi bana kalırsa. Onunla aday olmasını isterdim; ama “Up in the Air”in bir “Oscar Filmi” olmasından ileri gelen ağırlığıyla öyle bir filmle aday gösterilmesine imkân yoktu.

Şu durumda Mo’Nique en güçlü aday konumunda ve hak ediyor mu derseniz, sapına kadar hak ediyor!! Çok sağlam bir iş çıkarıyor Precious’ın annesi rolünde; öyle ki yolda görseniz suratına tükürürsünüz. Ben diğer bir yardımcı roldeki Paula Patton’ı da görmek isterdim adaylar arasında. Precious’ın öğretmeni Bayan Rain rolünde çok içten bir karakter yaratıyor. Kendisiyle beraber benim listemdeki isimler arasında Melanie Laurent (Inglourious Basterds), Rosamund Pike ve Olivia Williams (An Education) olurdu; ama sanırım Laurent, kadın oyuncu dalında yollandı, çok da emin değilim.

Alması Muhtemel: Christoph Waltz, Mo’Nique
Alması İstenen: Christoph Waltz, Mo’Nique

En İyi Orijinal/Uyarlama Senaryo

Genelde senaryo ödülünü Akademi sevdiği filmlere veriyor ve bu yüzden büyük ihtimal ödül “The Hurt Locker”a gidecek. Coenler yeteri kadar senaryo Oscar’ı almamış olsalardı ödüle uzanabilirlerdi “A Serious Man” ile ama şu durumda sanmıyorum. “Up”ın ise şansı pek düşük. Geçen sene “Wall.E”ye bile vermemişlerken bu sene yeni bir Pixar animasyonunun alma şansı yok bana kalırsa. Üstelik “Up”ın senaryosu da “Wall.E”ninki kadar orijinal değil açık konuşmak gerekirse. “The Messenger” ise adaylıkla yetinecek gibi. Gönlüm “Inglourious Basterds”tan yana; ancak dediğim gibi Bigelow’un filmini çok sevdiler, ödül almaması işten bile değil. Bir de son bir not olarak, bu dalda “Moon” ve “(500) Days of Summer”ı görsek fena olmazdı.

Uyarlama senaryo dalındaysa yarış, “District 9”, “Up in the Air” ile “Precious” arasında. “Juno”da gördük ki Oscar Jason Reitman’ı seviyor. O açıdan ben tercihlerini “Up in the Air”dan yana kullanacaklarını sanıyorum. Sektör ödüllerine bakıldığı zaman “Precious”ın senaryo ödüllerinin birçoğunu “Up in the Air”e kaptırmış olması şansını azaltıyor. Yine de “Precious”ı da sevdikleri ortada, oyların ikisi arasında bölünmesi muhtemel. Ben, “District 9” alsın isterim, yalnız bu daldaki hiçbir ödülü kazanamadı şimdiye kadar ve sektör ödüllerini toparlayamayan filmlere Akademi üyelerinin pek meyletmedikleri bir gerçek.

Alması Muhtemel: The Hurt Locker, Up in the Air
Alması İstenen: Inglourious Basterds, District 9

Yabancı Dilde En İyi Film

Favorinin, Haneke’nin “Das weisse Band”i olduğunu biliyoruz. Cannes’da kazandığı ödülün, aldığı Altın Küre’nin ve Oscar’daki görüntü yönetmenliği adaylığının da ardından artık ödüle en yakın isim. Ancak Bafta’yı da kazanan Fransa’nın adayı “Un prophète” de gümbür gümbür geliyor arkadan. Fakat bahsetmemiz gereken bir durum var. “Yabancı dilde en iyi film” kategorisi her zaman sürprizlere açıktır. 30 üyelik ön jürinin belirlediği önce 9 adaylık sonra 5 adaylık liste genelde diğer ödül törenlerinde gördüğünüz listeleri tutmaz. Diğer ödüllerdeki popüler tercihlerin yanı sıra gözden kaçmış filmlerin de listeye girmesi baz alınır. Bence geçen seneki gibi bir durum yaşamamız kuvvetle muhtemel. Geçen sene ödüllerin çoğunu “Entre les murs / Sınıf” filmi almıştı, Cannes’daki büyük ödül de dâhil olmak üzere. “Waltz with Bashir”le beraber favori olarak gösteriliyordu. Fakat Japonya’nın adayı “Okuribito / Gidişler” kimsenin beklemediği bir sürpriz yaptı ve heykelciğe ulaştı. Biz o sıralar film hakkında pek bilgi sahibi değildik, çoğu kişi filmi henüz izlememişti bile. Fakat sonra gördük ki heykelciği kel kafasına kadar hak etmişti (ne bileyim “dibine kadar”ı böyle çeviremez miyiz?).

Bu nedenden ben Arjantin’in adayı “El secreto de sus ojos”un şansının da epey yüksek olduğunu düşünüyorum. Bir kere bir “sinema şaheseri” diye etiketleyebileceğimiz harikulade bir film. Çok iyi çekilmiş, çok iyi yazılmış ve çok iyi oynanmış. Her karesinde müthiş bir kalite ve samimiyet var. Asla ucuzluğa kaçmıyor. Ayrıca Akademi üyelerinin seveceği bir tarzı var. Uzun zamandır izlediğim en iyi finallerden birine sahip olması da elini çok güçlü kılıyor, zira oy verecek üyeler hiçbir detayı hatırlamasalar bile o finalin vuruculuğunu unutmayacaklar. Haneke’nin eseri şüphesiz çok iyi ve favori; ancak hem Japonya’dan önce iki Almanca filmin ödül kazanmış olması (“Kalpazanlar” – Avusturya, “Başkalarının Hayatı” – Almanya) hem de ödüllerin genel olarak hep Avrupa Sineması’na dağıtıldığı gerçeği biraz da düşürüyor şansını. Bir değişikliğe gitmek isteyebilirler. Kaldı ki Arjantin yapımı ne Fransa’nın ne Almanya’nın adayıyla aynı dalda yarışmadı şimdiye kadar. O açıdan şansının ne olacağını kestiremiyoruz. Bence oylar üçü arasında bölünebilir ve burun farkıyla da olsa Arjantin kazanabilir. İzlemediğim için İsrail’in adayı “Ajami” ve Peru’nun adayı “Milk of Sorrow” hakkında yorum yapamıyorum; ama isimleri de pek zikredilmiyor zaten.

Alması Muhtemel: Das weisse Band
Alması İstenen: El secreto de sus ojos

En İyi Animasyon

“Coraline”ın adaylığına kötü bir şaka olarak bakıyorum halen. Bu kadar sıkıcı ve ruhsuz bir hikâye anlatan filmin görselliğiyle adaylıkları toplamış olması beynimin algılamakta zorluk çektiği bir durum. “Ice Age: Dawn of the Dinosours” gibi bir leziz bir iş dururken “Coraline”, o listede ne arıyor insan merak ediyor. “The Secret of Kells”, herkes için sürpriz oldu. Hakkında pek bilgi sahibi değiliz; ama şu sıralar promosyonu yapılmaya başlandı ve çok iyi olduğu söyleniyor, gene de göstermelik bir aday olduğu kanısındayım. Yıllar sonra Disney (elle çizim tekniğiyle artık film çekmeyeceklerini açıkladıktan seneler sonra) çok sevilen klasik çizimli “The Princess and the Frog” ile geri döndü. “Sevimli” deyip geçiyoruz sadece. Ödül için yarışan iki film var zaten. Biri alacağından hemen hemen emin olduğumuz “Up”, öteki de Wes Anderson’ın farklı bir teknikle çektiği çok beğenilen “Fantastic Mr. Fox”. “Fantastic Mr. Fox”un aylardır promosyonu iyi yapılıyor ve hem eleştirmenler hem de seyirci tarafından çok beğenildi. Filmi övmeyen yok gibi bir şey. Bu yüzden gümbür gümbür geldiğini söylersek abartmış olmayız. Ancak onun şansını azaltan Pixar yapımı bir filmin karşısında durmasından ziyade teknik bir detay var: “Up”, yılın en iyi animasyonu olarak yarıştığı gibi aynı zamanda en iyi 10 film arasına da girmiş durumda. Dolayısıyla, teknik olarak ödülün “Up”a gitmesi lazım, zira yılın en iyi filmleri arasında olan bir animasyon yılın en iyi animasyonu olmalı. Ödül vermezlerse üyeler kendileriyle de çelişmiş olacaklar bir nevi. Fakat animasyon kategorisi eklendiğinden beri (yani 9 senedir) 6. kez Pixar ödül almış olacak bu sene de kazanırsa. Bir değişikliğe gitmek istenebilir.

Alması Muhtemel: Up
Alması İstenen: Up   

Son olarak geri kalan dallardaki tahminlerimi de açıklayıp huzurlarınızdan kaçıyorum;

Görüntü Yönetimi: The Hurt Locker
Kurgu: Avatar
Sanat Yönetimi: Avatar
Kostüm Tasarımı: The Imaginarium of Doctor Parnassus
Makyaj: Star Trek
Orijinal Müzik: Avatar veya Fantastic Mr. Fox
Orijinal Şarkı: Crazy Heart: T-Bone Burnett, Ryan Bingham ("The Weary Kind")
Ses Miksajı: Avatar
Ses Kurgusu: Avatar
Görsel Efekt: Avatar
Belgesel: The Cove - Louie Psihoyos, Fisher Stevens

82. Oscar Ödülleri, 7 Mart Pazar gecesi sahiplerini bulacak ve bu yılki adayların tüm kuruluğuna rağmen biz her zamanki gibi uykusuz kalma ve çökük gözlerle işimize gücümüze gitmeyi göze alarak ekran karşısına geçeceğiz (her sene her sene, rutine bindi artık). 



 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010