Zeki Demirkubuz Filmlerinde Kalıplaşmış “Kadın” Profili

Kuşkusuz ki, Zeki Demirkubuz minimalist; ama bir o kadar da kendine özgün tavrıyla, sıradan insanların, bir anlamda hayatta baş rol olmayan insanların iç dünyalarının anlatımını  oldukça etkileyici bir şekilde yansıtan bir  “auteur”. Öyle ki; kendisi için “kişisel sinema” nın ülkemizdeki en başarılı ve en ilginç temsilcisi desem yanlış olmaz sanırım. İlginç kelimesini özellikle kullanıyorum, hatta bir adım ileri giderek “sapkın” kelimesini kullanmak istiyorum-keza kendisini bana en açık şekilde betimleyen kelimedir sapkın. Öyle ki ilginç replikler, diyaloglar, tüm filmlerinde sapkınca tekrarlanan kareler- bakınız her Demirkubuz filminde gördüğümüz bir kapının kendiliğinden gıcırdayarak açılış sahnesi- ya da kendisine oyuncularını nasıl seçtiği sorulduğunda verdiği ilginç cevaplar: “Omzunun düşüklüğü bana iyi geldi. ” ya da “Nüfus cüzdanındaki fotoğrafa bakarak karar verdim” tarzı cevapları kendisini Demirkubuz yapan ve böylelikle seçici ve bir o kadar da “sapkın” bir hayran kitlesi oluşturan nedenlerden birkaçı sanırım. Tüm bu ilginçliklerin yanında Demirkubuz sinemasının benimsenmesinin en temel nedeni kuşkusuz ki onun gerçeklik inancıdır. Sade, sıradan, basit; ama içten, alışkan olduğumuz gündelik hayatlar... İnsan doğasında yer alan nedensizlik, sorgulama hissiyatı, şüphecilik, tutku, kıskançlık, intikam, çıkışsızlık...Tüm bu temalar maksimum sadelikte seçilen mekanlar, kostümler, oyuncular, replikler, teknik, abartısız kamera açıları, hareketsiz kamera konumu, uzun planlar Demirkubuz sinemasına inanmamayı neredeyse imkansıza dönüştürüyor; fakat tüm bu gerçeklik hissiyatında benim için her zaman yarım kalan bir nokta var ki -(feminist ideoloji bağlamında olmadan=) o da kadının kalıplaşmış ve değişmeyen konumudur. Konu ne olursa olsun, hayatın hangi parçasından alıntı yapılırsa yapılsın, kadın hep aynıdır Demirkubuz filmlerinde- konumu hep kötüdür, hiçbir zaman kendisine acıma duygusu beslenemez ve hatta diğer karakterlerin de hayatlarını hüsrana sürüklediğinden hep suçlanır.

“C-Blok”tan başlamak istiyorum -ki kendisi sosyo-ekonomik düzlemde üst sınıfın yaşamına tanık olan tek Demirkubuz filmi aslında. İnsan doğasındaki bilinçsiz arayışın işlendiği filmde, Tülay, aşktan uzak, ruhsal açıdan bitmiş bir evlilik yaşar. Bir gün kendi evinde kapıcısının oğlu ile hizmetçisini sevişirken yakalar ve bu olay pek çok psikolojik karmaşanın nedeni olur, kendisini bilinçsiz bir arayışa sürükler. Bu noktadan itibaren Tülay’ın çeşitli cinsel ilişkilerine tanık oluyoruz ki; hepsi de tabi ki bir o kadar “yasak” ilişkiler. Tülay, kocasını aldatan, dürüstlüğünü kaybeden, “ahlâksız kadın” imajına dönüşür ve şüphesiz ki  bir “suçlu” damgası yer. Tülay’a evliliği biten bir kadına yaklaştığımız acıma duygusuyla yaklaşmak imkânsızdır, hiçbir şekilde evliliği bitiren sorunlar üzerinde durulmaz. Tüm suç Tülay’a yüklenmiştir ve kendisi çoktan izleyicinin antipatisini kazanmıştır. Öte yandan, bu evlilikte eşinin bir suçu, hatası yok mudur bilinmez ve bununla beraber Tülay film boyunca adeta seks objesi olarak yansıtılır.

Saplantılı ve karşılıksız aşkın anlatıldığı “Masumiyet”de ise Uğur, hapishanede olan serseri aşığı Zagor’dan asla vazgeçemeyen, ezilen kadın rolündedir. Hamile iken Zagor’dan dayak yiyerek çocuğunun sağır ve dilsiz olmasına neden olduğu halde Zagor’dan vazgeçemez, Zagor hapishane değiştirdikçe her nereye giderse gitsin, sorgulamadan, şehir şehir takip eder. Uğur bu esnada en “klişe” şekilde- hayatını şarkıcılık ve fahişelik yaparak kazanmaya çalışır. Uğur, Bekir’in karşılıksız aşkına hiçbir zaman umut vermemesine ve onu uyarmasına
karşın, yine de Bekir’in hazin sonundan sorumlu olur. Uğur’un çektiği tüm acılara karşın, izleyicide bir türlü acıma duygusu yine uyanmaz, her zaman olduğu gibi kadın yine suçlanır ve böylece “kötü kadın” profili tamamlanır.

“Üçüncü Sayfa”da da yine bir sapkın, tutkulu aşk örneği mevcut. Başta intiharın eşiğinde olan İsa’ya yardım eden Meryem, zaman geçtikçe mutsuz, sorunlu evliliğinden bahsederek İsa’nın kendine olan aşkından emin olduktan sonra, gayet hesaplı ve zekice bir planla, “femme fatale” rolünde, İsa’dan kocasını öldürmesini ister. Kuşkusuz, bu çıkar ilişkisinde Meryem, İsa’yı “Ne istersem yapar mısın?” diyerek baştan çıkarmaktan çekinmez. Saplantıya dönüşen aşk, İsa’yı cinayete kadar sürükler. Meryem, erkekleri yoldan çıkaran kötü kadın kalıbının yanında ayrıca ev sahibinin de metresidir ve bunu söylemekten çekinmez; çünkü başka çaresi olmadığına inanmıştır. Bu noktada, aciz ve muhtaç kadın sıfatını da kazanır. En sonunda ise ev sahibinin oğlu ile kaçarak, ne derece “onursuz” olduğunu kanıtlar; fakat bununla beraber, “Başka çarem mi vardı? ” diyerek erkek egemenliğine ihtiyacını bir kere daha kendini ezerek vurgular.

Aynı aldatma teması bir Albert Camus uyarlaması olan “Yazgı”da, insanın nedensizlik arayışına tanık olan, yaşamın boş ve anlamsızlığına inanan Musa’nın başına gelir. Tüm bu umursamazlıklar içinde Musa, nedensizce Sinem ile evlenir. Bir gün aynı şekilde patronu ile Sinem’i kendi yatağında aldatırken yakalar; fakat hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eder. Eserin orijinal halinde her ne kadar kadın-erkek ilişkileri temel oluşturmasa da, Demirkubuz uyarlamasında tema yeni bir şekil kazanır. Musa her ne kadar Sinem’in davranışını umursamasa da kadın profili yine değer bilmez ve sadakatsiz bir konum kazanır.

Demirkubuz’un “Suç ve Ceza” hayranlığının bir yansıması olan “Bekleme Odası”nda da kadının toplumdaki konumunu kalıplaştırmaktan geri kalmaz. Ahmet her ne kadar bencil, umursamaz, ters ve huysuz bir karakter olsa da ilişkilerinde suçlanan taraf hep karşı cinsidir. Asistanı Elif ile olan ilişkisinde de bu gerçek değişmez. Elif’in bir sevgilisi olduğunu bildiği halde, onunla beraber olmaktan kaçınmaz. Tüm umursamazlıklara, huysuzluklara karşın Elif kendisinden vazgeçemez ve erkeğe bağımlı kadın figürü bir kere daha karşımıza çıkar. Bu aldatmaca dizisinde suçlu konuma düşen yine Elif’tir ve Ahmet’i kendisinden daha aşağı bir konumda görmez.

Son olarak Demirkubuz’un en son filmi “Kıskanmak” her ne kadar klasik Demirkubuz çizgisinden bir dönem filmi olarak uzaklaşmış olsa da yine hikâyesi kadının yol açabileceği tehlikeler üzerine kurulmuş bir film. Kuşkusuz bu bir uyarlama olduğundan Demirkubuz’un kendi yarattığı karakterlerden bahsetmek mümkün değil; fakat kendisinin bu seçimi bile kalıplaşmış “kötü kadın” profiline olan takıntısının bir göstergesi demek yanlış olmaz sanırım. Söz konusu yalnızca çirkin bir kadının kıskançlık duygusu ile yol açabileceği trajediler değildir. Bir tarafta eşini aldatan güzel bir kadın, Mükerrem; diğer tarafta intikam duygusu içinde gerçekleri açıklayarak ağabeyinin hapishaneye girmesinde rolü olan çirkin kızkardeş Seniha... Kocasını aldatan Mükerrem haklı olarak ceza çekmeye mahkumdur, Seniha’nın gerçeği ortaya çıkarma çabasının altında yatan intikam duygusu da aynı oranda cezalandırılır. Bu noktada dürüstlük de takdir edilemez. Demirkubuz’un aldatma ve sadakatsizlik teması burada da karakterlerin hazin sonunu belirler ve sonunda verilen mesaj şudur ki; tüm bu huzursuzluklar bir kadın eseridir.

Belirtmeye çalıştığım gibi, bir şekilde tüm Demirkubuz filmlerinin trajik karakteri erkektir. Bu bağlamda trajedi kötü kaderli erkeklerin başına gelenler şeklinde de betimlenebilir. Genel olarak erkekler iyidir ve başlarına gelen olaylar sonucunda -ki hepsi kadın tarafından gerçekleştirilir- bir şekilde yıkıma, kayba uğrarlar. Kadınlar ise zamanla başta sahip oldukları güçlü konumu kaybedip zavallı karakterlere dönüşürler. Demirkubuz filmlerinde karşımıza çıkan bu kalıplaşan kadın profilinin nedenini merak etmiyor değilim ve ayrıca belirtmek isterim ki; yazım asla feminist bir argüman da değil. Her ne kadar bu kalıplaşmadan pek memnun olduğumu söyleyemesem de Demirkubuz’un gelecek filmlerindeki “tipik kadınları” merakla bekliyorum sıkı bir Demirkubuz sever olarak.



 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010