Tokyo!

Toplama şeylere karşı ayrı bir ilgim olduğu gerçeğini saklamıyorum. Toplama albümler olsun (herkes duruma uygun en iyi parçasını gönderir, yılbaşı albümü mü, sevgili Wham!, Last Christmas I Gave You My Heart’ı rica ediyoruz), toplama bilgisayar kasası olsun (sevgili bilgisayar üreticileri, hazır paket alınca mutlaka bir yerlerden kısıyorsunuz ve beni sinirlendiriyorsunuz, grafik kartını RAM’i abart; ama harddisk 5400 rpm olsun, olmaz ki), toplama müzik grupları olsun (Led Zeppelin’in gitaristi, Nirvana’nın davulcusu ve Queens of the Stone Age’in solisti mi dediniz? Hmm ben Them Crooked Vultures’ı dinlerim), toplama spor takımları olsun (evet normal bir basketbol karşılaşmasındansa açıkcası Harlem Globetrotters’ı izlemeyi tercih edebilirim), ya da Nazi toplama kampları olsun (evet örneklemeyi burada kesip abartmamayı tercih etmeliyim), toplama şeyler her zaman iyinin en iyisi olma çabasındadır. Bazen arada boşluk doldurmak ya da sayıyı tamamlamak için daha vasat elemanların da katıldığı olabiliyor; ama bu duruma daha Gestalt bakmak lazım, bütün parçaların toplamından daha farklı bir şeydir.

Belirli bir konu / tema üzerinde toplanan, segmentlerini ayrı yönetmenlerin çektiği teşrikimesai filmler de sinematik olarak ilginç yapımlar. Aklıma hemen ilk gelen Tarantino, Rodriguez, Anders ve Rockwell işbirliği ile ortaya çıkmış “Four Rooms”. Yılbaşı akşamı bir otelde geçen film, 4 ayrı odada geçen hikâyeleri anlatıyor. Benzer şekilde “Paris, Je T’aime” ya da vizyona yeni giren amca çocuğu  “New York, I Love You” da ortak teması olan ve her hikâyeyi ayrı yönetmenlerin çektiği filmler. Bu tarz filmlerde hangi segmenti hangi yönetmenin çektiğini tahmin etmek belki monopoly kadar popüler bir oyun olmaz; ama böyle bağımsız girişimlere de destek olmak lazım.

Japonya konumu itibariyle (karadan kopuk adalar takımı olması, misal) dünyanın geri kalanından biraz daha farklı gelişmiş bir ülke. Orda yaşayanlar mutant oldu anlamına gelmiyor tabi bu da, kültürel açıdan en yakını olduğu Asya’dan bile daha farklı görüşlere, alışkanlıklara sahip bir ülke. En çok karıştırılan Çin kültürü ile kıyaslayacak olursak (ki uzman olduğumu iddia etmiyorum) her şeyi süsleyelim, bu köşe boş kaldı oraya da bir Buda koyalım diyen Çinlilerin yanında Japon mimarisi takıp takıştıran üvey kız kardeşlerin yanında sade kalan Cinderella gibi duruyor. Dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri olan ve dünya başkentlerinden biri haline gelen Tokyo (ki aslında o’lar uzatılarak okunur, dipnot) da eski alışkanlıklarını bırakıp, yeni dünya düzenine ayak uydurma çabasında bir şehir. Bu durum yüzünden zaman zaman bocalaması ya da birtakım saçmalıklar ortaya çıkması şehri daha çekici hale getiriyor.

Tokyo’nun bu biraz arada kalmış halinin ilginçliği iki Fransız bir de Koreli yönetmenin (bir de Laz alsalardı aralarına fıkra bile yaparlardı) ilgisini çekmiş olacak ki, bu şehir hakkında filmler yapmaya karar vermişler. İsmi çok da yaratıcı olmayan bir şekilde “Tokyo!” olan film, 2008’de vizyona girdi. Michel Gondry (ki kendisini “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” ya da “Science of Sleep”ten tanıyoruz), Leos Carax (“Les Amants du Pont-Neuf / Lovers on The Bridge”) ve Joon-ho Bong (“The Host”) 3 ayrı kısa film ile “Tokyo!”ya katkıda bulunmuşlar. Bu üçlüden en çok ilgimi çeken Michel Gondry’nin olması ve filmi de bu yüzden izlemiş olmam garip karşılanmamalı.

Filmde anlatılan 3 kısa hikâye, tahmin edilebileceği üzere Tokyo’da geçiyor. İlk sekans, Michel Gondry’nin yönettiği “Interior Design”. Zaten başında yazmasa da Michel Gondry’nin yönetmiş olduğunu kendine has tarzından anlayabiliyorsunuz. İkinci sekans daha az tanınmış bir yönetmen olan Leos Carax’tan geliyor, “Merde”. Fransızca bilen arkadaşlar “aa çok ayıp” diye atlamasın hemen, filmde geçen elemanın adından ötürü böyle bir isim koymayı uygun görmüşler. Üçüncü ve son sekans Joon-ho Bong’a ait, “Shaking Tokyo”.

Daha önce de dediğim gibi, bu tarz toplama şeylere olan bir ilgim var. Ama bazen bütün güzel olsa da onu ortaya getiren her bir parça aynı özelliklere sahip olamıyor. Michel Gondry’nin yönettiği sekans ile güzel başlayan film ne yazık ki Leos Carax’ın kısmına gelince biraz sekteye uğruyor, sendeliyor, aman bitsin artık bu durumuna geliyor. Daha sonra ipi eline alan Joon-ho Bong sayesinde tekrar kendinize gelip bir düzeliyorsunuz. Leos Carax’a bir gıcığım olduğundan değil; ama “Merde”, ilginç başlasa da gereğinden çok uzatılmış, nereye gittiği belli olmayan ve sonu da bağlanamayan bir kısa film. Böyle hissetmenizi pekiştirmek amacıyla ana karakteri de dünyada sadece üç kişinin anlayabildiği, garip sesler çıkarma ve kendini tokatlamadan oluşan bir lisanda konuşan biri yapmışlar ki tam olsun.

Yönetmenler filmleri birbirinden bağımsız çekmişler ve ilk defa festivaldeki galada birbirlerinin filmini görme şansını yakalamışlar. Böylece arada bir etkilenme olmamış (sınavda araya çanta koymuşlar gibi). Böylesi daha iyi mi olmuş tartışmaya açık bir konu; fakat filmlerin tek ortak yanı aynı şehirde geçiyor olmaları ve bu yüzden birbiriyle alakasız üç hikâye ortaya çıkmış. Çektikleri filmleri ayrı ayrı kısa film olarak da yayınlayabilirlerdi; ama Leos Carax’ınkini kimse izlemezdi zannımca.

Filmin bütününde Japon minimalizmi ve alaycılığı üzerine Fransız yeni dalgası atılmış gibi bir hava hâkim. Diyaloglar minimumda tutulmuş, konu anlatımı kolay sindirilebilir ilerliyor (aa şimdi ne oldu ben anlamadım demiyorsunuz), kulağı tersten gösterir sembolizmler yok ve o havayı yakalarsanız eğlenmeye başlıyorsunuz. Ama tavsiye isterseniz DVD’den izlediğinizde Leos Carax’ın filminin ilk 10 dakikasını izleyip daha sonrasında diğer filme geçin, yoksa filmi hepten kapatma noktasına gelebilirsiniz.




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010