The Book of Eli - Tanrının Kitabı

“Bismillah deyip filme öyle başlıyoruz!”

Hollywood semalarında son yıllarda post-apokaliptik filmler moda olmaya başladı diyebiliriz. Bunun yapımcılar için avantajı geniş arazilerin bol bulunuyor oluşu ve yeşil perdenin sihriyle prodüksiyonun daha hesaplı hale gelmesi. Ayrıca verilecek mesajların post-apokaliptik bir gelecekte verilmesinin daha kolay ve daha anlamlı olması bu avantajlardan birkaç tanesi.

“The Book of Eli” yani “Tanrının Kitabı”  da post-apokaliptik bir gelecekte geçiyor ve filmin adının da söylediği gibi “Tanrının Kitabı” söz konusu. Hangi kitabın olduğunu tahmin etmek de güç olmasa gerek. Danzel Washinton yani Eli, sırt çantasındaki kitabı ve eşek kadar satırıyla “Batı”ya doğru yol almaktadır. Amacı da sahip olduğu kitabı bu yere götürüp, insanoğluna bu kitabın gücünü nakletmektedir. Batı’yı sadece bu kitap “kurtarabilecektir”. Tabii yolu uzun ve zordur. İçecek su yok denecek kadar azdır ve yamyamlık yollarda kol gezmektedir. Gerisini tahmin etmeniz çok kolay aslında, birkaç post-apokaliptik film izlemişseniz veya oyun oynamışsanız (Fallout 3 mesela) atmosferi tahmin edebilirsiniz. Burada devreye Gary Oldman yani Carnegie ve çetesi devreye girmektedir. “Kıyamet sonrası” yıllarca bu kitabı aramıştır. Kitabın, kasabası için büyük bir güç olacağını ve her şeyin “başlangıcı” olabileceğini düşünmektedir. Kitap için “öldürmektedir”. Hırsı boyunu aşmıştır artık. Eli ile Carnegie’nin yolları bir gün kesişecektir.

Güneş gözlüğü ve ayakkabının çok değerli olduğu bir gelecek!

Sizi bilemiyorum; ama ben bu tip ufak metaforları bu tip filmlere yakıştıramıyorum. Yakıştıracaksam da bu kadar basit olmaması gerekiyor. Bir yolculuk, bir hayatta kalma filminin din kokmasına bir şey diyemem; ama günümüz izleyicilerine “bakın izleyiciler, gelin kitabınıza sahip çıkın, görüyorsunuz ki gelecekte çok işiniz düşecek, o gün gelmeden kitabınızın gücünü fark edin, ayrıca iyi bir insan olun, ona sahip çıkın Eli gibi”, bunun benzerini Türkiye’de, Kur’an üzerine çekseler muhtemelen “Gerici bunlar” diye içeri alırlar.

Filmin bu yanlarını görmezseniz, film bir hayli zevkle izleniyor. Çünkü mekânlar, atmosfer gerçekten sıcaktan başınızı terletebiliyor, suyunuzu yudum yudum içmenize neden olabiliyor. Kıyaslama gerekirse “The Road” kadar olmasa da, biraz huzursuz olmanız kaçınılmaz. New Mexico da tam bu filmler için yaratılmış, onu görüyoruz. Oyunculuk da çok kötü değil. Gary Oldman ve Tom Waits en çok beğendiklerim oldu.

Aksiyon, kavga, gürültü sevenler de düşünülmüş filmde. Bunun da en büyük nedeni Joel Silver’ın bir filmde daha parmağı olması. Son 2 yılda ne kadar çok filme elini soktu Silver, saymak gerek gerçekten. Neyse, çok güzel bir evde çatışma sahnesi izleyenleri bekliyor diyebilirim. Ama “Mad Max” benzeri bir şey de bekliyorsanız, hiç beklemeyin. Gerçi filmden ne beklemeniz gerektiği konusunda oldukça şüpheliyim; çünkü oldukça ironik ilerliyor ve senaryo da plot hole’lar dolu; ama onu da PC Gamer’ın eski yazarlarından Gary Whitta’nın ilk uzun metraj senaryosu olmasına bağlayabilir, görmezden gelebiliriz ama göze diklemesine sokulan “İncil, din, Hıristiyanlık, inanç, iman” kavramları herkese hitap etmiyor, onu rahatça söyleyebilirim.




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010