Planet 51

Olayları alıştığımız yönüyle görmek ya işimize geliyor ya da hayal gücümüzü kullanmaya üşeniyoruz. Klişeler durup dururken ortaya çıkmıyor tabi, birilerinin aynı konuyu defalarca bıkmadan usanmadan üst üste işlemesiyle beynimize kazınıyor. En basitinden aşk hikâyelerinde özellikle elinizi sallasanız bir klişeye çarpıyor. Nedir yani; erkek fakirdir, kız zengindir; ama erkek gururlu olduğundan ötürü kızın ailesinin himayesi altına girmek istemez; e zaten aile de çok meraklı değildir çulsuz bir gence. Bir gece vakti birlikte kaçarlar, herkesten uzak mutlu mesut yaşamak için. (Bir çırpıda çok şahane Türk ya da Bollywood filmi senaryosu da yazabiliyormuşum, evet) Ya da daha farklı bir konuyu ele alalım; nükleer bir sızıntı olmuştur (acıklı aşk hikâyesinden sonra biraz garip oldu; ama neyse), bir anda zombiler türer ve onlardan kaçarken kendinizi bir alışveriş merkezinde ya da lunaparkta bulursunuz, elinizde çifte tüfekler ya da elektrikli testereler vardır, yaşamak için zombilerin beynini dağıtırsınız. Birçok zombi filminde de konu böyle ilerliyor, evet. Hani rahatsız olduğumdan değil, her genç bayan gibi zaman zaman patlamış beyinler görmek hoşuma gidiyor da denebilir. Ama biraz farklılık olsa, sonunu başını tahmin edemediğim bir şekilde cereyan etse olaylar, fena olmaz mıydı?

“Stubbs the Zombie” oyunu ilk çıktığında sevinmemin sebebi, yeni bir zombi oyunu olmasının yanı sıra alışageldiğimiz gibi elimizde elektrikli testere ya da beysbol sopası ile beyin dağıtıyor olmamızın tersine bu sefer bizim bir zombiyi canlandırıyor olmamızdı. Evet, bu farklı bir durum; daha önce hiç düşünmemiştim beynini patlattığım zombilerin ne düşündüğünü, acaba ciğerini kemirdiğim insanların aklından neler geçtiğini düşünmeli miyim şimdi? Küçükken bir film izlemiştim, zenci mahallesine taşınan beyaz bir adamdan bahsediyordu. Ama o evrende her şey tersti, beyaz ırk ve siyah ırk yer değiştirmişti sosyo-ekonomik açıdan. Zenci mahallesine taşınan beyaz adam dışlanıyordu, istediği işe giremiyordu çünkü en iyi işleri hep zenciler kapmıştı. Uzun google araştırmalarıma rağmen filmi bulamamış olmam beni bir komplo teorisyeni yapsa da, kafamda canlandırdığı olasılıkları silemiyorum. Gene gençken izlediğim “Fatherland” filmi; Hitler’in ölmeyip yetmezmiş gibi savaşı kazanması üzerine alternatif bir tarihten bahsediyordu. Sanırsam değişiklik, olaylara başka açılardan bakma ihtiyacı, hayatta gereken bir şey.

Uzaylı istilasını ele alan filmlerde de, gene klişeleşmiş bir şekilde, dünyamıza gelen birtakım uzay gemilerinin içinden çıkan hümanoid görünümlü yaratıklar (bazıları tripodal falan oluyor böyle gözlerinden ışık falan saçıyorlar); dünyamızı ele geçirip, insanların da etinden sütünden faydalanma niyetindeler. Tamam, buna karşı değiliz, hey dünyalı aslında biz dostuz ve küçük yeşil adamlardan oluşuyoruz; ama belki de artık buna bir son vermenin vakti gelmiş de geçiyordur.

Bu kendi kendime konuşmalarımı duyan Ilion Animations ve Hand Made Films Int. (evet bu sefer Pixar ya da Dreamworks değil) hep dünyamızı istila eden uzaylılar yerine uzun zaman önce çok çok uzak bir galakside yaşayan canlıların gezegenini istila eden insanları konu eden bir film yapmayı düşünmüşler, “Planet 51” de herhalde benim gibi klişelerden gına gelmiş bir yazarın elinden çıkmış.

Gayet tabi istila eden taraf her zaman için indikleri gezegenden teknolojik olarak daha ileride olması gerekiyor ki, astronotumuzun indiği gezegen daha henüz 1950’li yılları yaşıyor. Kadınlar yeşil ve antenli olmalarına aldırmayıp çan etekler giyiyor, “diner”larda vişneli kola içiyorlar, bel air görünümlü arabalara biniyor ve 50’lerin müziklerinde dans ediyorlar. İlk bakışta De Lorean’a binip 1955’e gitmiş Marty McFly gibi hissedebilirsiniz; ama biraz daha dikkatli bakarsanız (yaşayanların yeşil ve antenli olması gibi detaylar) aslında başka bir gezegende olduğunuzu anlıyorsunuz. 1950’lerde henüz uzaya çıkmadığımız düşünülecek olursa (gerçi “biz” hala çıkmış değiliz), uzaylıların da tabi aynı devirde olduklarından ötürü böyle bir teknolojiden bihaber olmaları mantıklı geliyor.

“Planet 51” hepimizin alışık olduğu “dünyayı istila eden uzaylı” fikrini değiştirip, ya insanın gittiği gezegende yaşayan canlılar olsaydı ne olurdu düşüncesinden yola çıkmış bir film. Böyle bir konuyu hatırlıyorum, ama orda uzaylılar karbon fiber bazlı kemikleri olan mavi yaratıklardı diye düşünmeye başladıysanız sizi esefle kınıyorum. “Planet 51”de insanlar aslında yabancı bir gezegeni istila edip etinden sütünden faydalanma derdinde değil. Daha çok, hah buraya da gidelim bayrağımızı dikelim, iki taş toprak toplayalım geri dönelim derdindeler. Ama pek tabi burada yaşayan yerli halktan bihaber bir şekilde bu planları yaptıkları için evdeki hesap çarşıya uymuyor. 50’lerin Amerikası’nda yaşayan uzaylılar da gezegenlerine gelen bu yabancıyı inceleme, kesin kötü niyetli olduğundan ötürü de etkisiz hale getirme niyetindeler. Gayet tabi bu yaşı daha küçük bir kitle için hazırlanmış bir film; hiç kimse ölmüyor ve sonunda “bütün farklarımıza rağmen” dostluk kazanıyor.

“Planet 51” de, çocuklar için yapılmış bir animasyon film olmasına rağmen, detaylar çok zekice düşünülmüş. Evet, belki çok uğraşmamak için uzaylıların saçlarını yeşil muz modelinden yapmışlar ya da oyuncağını rahat satabilmek için sempatik robot eklemişler; ama uzaylılaştırılmış 50’ler havasını özellikle çok takdir ettim. Tabi uzaylıların da tesadüfen İngilizce konuşuyor olması ya da atmosferin insanların nefes alabileceği bir bileşiğe sahip olması gibi detaylar kafanıza takılabilir; ama çocuk filmi olduğunu unutmamakta fayda var. Çocuk filmi diye aşağılıyor değilim; ama Pixar gibi elinde herhalde 5 megazilyon render gücüne sahip (ki ormanda 10 kaplan eder bu) bilgisayarları olmayan bir firma tarafından yapıldığı düşünülecek olursa, “Planet 51”in fiyat / performans açısından bekleneni karşıladığını düşünüyorum. PlayStation oynamaya da hevesliyseniz bu filmi izledikten sonra sizi “Destroy All Humans” oynamaya davet ediyorum. Filmdeki bütün bilim-kurgu filmi göndermelerini bulanlara da özel sürpriz var.

 




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010