Everybody’s Fine - Herkesin Keyfi Yerinde

Bir film izledikten sonra yüzlerce kelime dönmeye başlar aklında. Sahneler, olup bitenler, yorumların hepsi birlik olup kelimelere katılır. Bazı filmlerden sonra ise bu kelimeler döner dolaşır boğazına gelir. Burada düğümlenir kalır.  Sahneler dönmeye devam ederken, kelimeler boğazında kilitlenmiştir. Hissedersin, düşünürsün; ama derin bir nefes alıp çok güzeldi demekten başka bir şey çıkmaz ağzından. O an doğru kelimeleri o filme yapıştıramamaktan belki.  Belki üzerinde yoğunlaşmış şu duygusallık bulutundan. İzler izlemez yazma isteğiyle yanıp tutuştuğum şu dakikalarda, hangi kelimelerle anlatacağımı bilemediğim bir filmi paylaşmak istiyorum: Kirk Jones’un yönettiği Robert De Niro’nun başrolüyle “Herkesin Keyfi Yerinde”, orijinal adıyla “Everybody’s Fine”.

Yalnızlık üzerine kafa yorulmaz. Yalnızlık üzerine kafa yormaya başladığın anda ya yalnız kalmışsındır ya da onu kendine çağırıyorsundur. Herkes korkar, herkes kaçmaya çalışır yalnızlıktan; ama o sizi bir gün bir şekilde bulur. İster zamanında çocuklarla dolu kocaman gürültülü bir eviniz olsun, ister hep sizi dinleyen bir eşiniz, bir gün herkes kendi yolunda ilerleyecek ve siz yalnız kalacaksınızdır. Etrafınıza bir bakın. Dedelerinize bakın. Büyükannelerinize bakın. Çocukları çoktan kendi kabuklarını kurmuş, içine oturmuşlar. Eşleri yanlarından ayrılmış, onu yukarıdan izlemeye başlamış.  Eskiden kalabalık o evin içinde tek başlarına kalmışlar. Yaptıkları günlük şeyler sadece kendileri için, hayatlarını devam ettirmek için. Etrafınıza bakmanızı istedim; çünkü bunlar benim için son yıllarda, çevremde sıklıkla gördüğüm süreçler oldu. Belki de bu yüzden filmin ilk dakikaları bile beni çarpmaya yetti. Emekli Frank Goode (Robert De Niro) sekiz ay önce eşini kaybetmiş ve elinde kalan son dört değerli parçayı, çocuklarını kaybetmemek için büyük bir çaba içine girmiştir. Tek hayali çocuklarını bir masa etrafında buluşturmak, çocukları yanındayken yakalayamadığı birlikteliği çocukları uzaktayken de olsa yakalayabilmek, zamanı telafi edebilmektir. Fakat annelerinin ölümüyle daha da uzaklaşan çocuklarını bir araya toplaması hiç de kolay olmayacaktır. Hayalini gerçekleştirmek için çıkacağı yolculuk onu gerçeklerin kucağına atarken, zamanında yaptığı hataları görmesi için de bir fırsat sunacaktır. Frank’in bir zamanlar hayatı olan mesleği, telefon teli kaplaması Frank’in dilinden düşmemekte, her fırsatta, taşıdığı iyi ve kötü haberlerle kapladığı tellerin insanların iletişiminde önemli rol oynadığını anlatmaktadır. Fakat insanların iletişimini sağlamak için uğraştığı bütün o yıllarda fark etmeden çocuklarıyla bütün iletişimini kaybetmiştir. Telefon telleri ve taşıdıkları bu büyük anlam, filmin önemli bir parçası oluvermiş.

Filmin yoğun olarak işlediği bir konu daha var ki; yine günlük hayatta herkesin yakından tanıdığı baba-çocuk ilişkisi. Frank, çocukların anneleriyle kurdukları kusursuz ilişkiye karşın kendisiyle olan sınırlı ilişkilerine anlam veremezken, bunun sebebinin kendisinin yaklaşımında olduğunu anlaması pek de kolay olmayacaktır. Ailelerde babalara yüklenen tabulaşmış görev olan evin geçimini sağlama, bu uğurda aile ilişkilerinden uzaklaşma, çocukların yaşadıklarını dolaylı olarak eşinden öğrenme ve gerçekler yerine eşinin söyleyeceği pembe yalanlarla yetinme gibi olgularla filmin dramatik yapısına bir katkı da bu baba-oğul ilişkisinden gelmiş.

Bahsedilmeden geçilemeyecek bir diğer katkı ise filmin müziklerinden. Seyirciyi sarıp sarmalayan bütün o atmosferin, hisleri destekleyen çekimlerin, oyuncuların muhteşem performansının kurduğu yapının üzerine bir de bütün bu parçalara paralel öyle müzikler yerleştirilmiş ki; o duygusallıktan kaçabileceğiniz hiçbir açık kapı bırakılmamış. Filmin sonuna gelip yutkunduğunuz o anda ise Paul McCartney’nin film için yaptığı güzeller güzeli “(I Want To) Come Home” şarkısı koyulmuş sona ve şarkı adeta filmi paketleyip kapatmış.

Hollywood yapımı bu güzel film, 1990’da Giuseppe Tornatore’nun yönettiği İtalyan yapımı “Stanno Tutti Benne” filminin yeniden uyarlanması olarak çekildi. Bu uyarlamanın yönetmeni olan Kirk Jones’un filmin hakkını verdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Son olarak filmin adına herkes gibi siz de kanabilir, günlük güneşlik sahneler, mutlu olaylar bekleyebilirsiniz. Ama uyarmak zorundayım ki; film sizi ummadığınız bir şekilde ters köşeye yatırabilir. Hazır olun!

 




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010