Animals with the Tollkeeper - Hayvanlar, Melekler ve İnsanlar

Bugüne kadar yazdığım filmlerin genelde hiçbir şey üzerine kurulu olması dikkatinizi çekmiş olabilir. Hani bir düşünce vardır “tiyatro hayat gibidir, sinema ise gerçekleşmesini umduğumuz şeylerin toplamıdır”. Böyle bir cümle duymadınız mı daha evvel? Nasıl yani? Peki, tamam, itiraf ediyorum: Ben uydurdum bu cümleyi. Ama yeterince dolu bana kalırsa. Neyse unutun gitsin.

Tiyatro sever biri değilimdir. “Neden tiyatro sevmiyorsunuz?”. Güzel bir soru. Şöyle açıklayayım: Yabanilerin “Angry Chair” dediği bir oyun vardır. Nam-ı diğer “Kızgın Sandalye”. İşi, yaşamak olan kişi sandalyeye oturur. İnsan rolünden, bir an olsun sıyrılır ve kestiği rol üzerine yorumlar duyar, yorumlar yapar. Ve bu yorumların geneli tokat gibidir. Bu fikir bile bana her zaman çok ürkütücü gelmiştir. Pür “insan” olmak zorlu bir deneyim. -Tiyatronun bununla ne alakası var peki?- Şöyle ki; rol kesen insanın, bütünüyle gerçeklik içerisindeyken, gerçeklikten kopma çabasının saçma, geçersiz, gereksiz ve tutarsız olduğu kanaatindeyim. “Persona” denen o ifadesiz maske ile yapılsa tiyatro, daha izlenilebilir ve mantık çerçevesinde gelebilir bana. Dolayısıyla gerçekliğe daha iyi adapte olmuş olan sinemayı daha çekici buluyor ve destek kutusuna cebimdeki tüm bozukluklar olan 3 lira 85 kuruşu atıyorum.

Yukarıdaki paragrafta anlatılmak istenen düşünce şudur: Sevdiğim filmlerin geneli, fantastikimsi (Örnek: en gerekli olduğu anda çalışmayan akbil, sizi eve kadar takip eden köpek ya da hakkında hiçbir fikriniz olmayan 65 yaşındaki bir adamla uzun yol otobüsünde yan yana oturmak gibi… örnek olmayanlar: köşede bir kızla çarpışmak, uzaylı istilası, Bayrampaşa’da satılan bir yüzüğü Hüküm Dağı'ndaki Cehennem Çukuru’na atmak zorunda olmak gibi…) öğeler içeren ancak bildiğimiz manavın, bahçıvan ya da bir taksicinin başından geçen, anlatımı cazip, gerçekleşme ihtimali %70’in üzerinde olan olaylardan alıntılanmışlardır.

“Animals with the tollkeeper, “eee?” sorusunu çokça kullanan insanların filmi değildir. Two thumbs up!”

                                                                    Bartın’ın Sesi Dergisi, Rosalinda Hepburn

Her şeyden önce filme dair söyleyebileceğim en büyük şey Tim Roth’un taksimizi (filmimizi) kullanıyor olmasıdır. Tim Roth ile altlı üstlü komşu olsam ya da yazlıkta, yan bahçede sabah güneşinde eş zamanlı olarak kahvaltı yapsam çok sevinirdim. Ama ev sahibim olmasını istemezdim. Paragöz bir tip gibi görünüyor bana.

Tim Roth’un olduğu filmleri fetiş edinmiş bir insan olarak, “Animals with the Tollkeeper”ın gündelik yaşamda kısa yoldan Nirvana’ya (ya da muadili bir mertebeye) ulaşmanın yollarından sadece birini incelememize olanak sağladığını söylemem garip kaçmaz diyebilirim. Gaz çıkarmanın ultra-normal bir durum olduğunu kabullenmiş üç Fransız (ki tek sıfatları gaz çıkarmanın ultra-normal olduğunu kabullenmek değil bunların) sizin de otomobilinize binse eminim ki siz de hayatınızda büyük bir kırılma yaşarsınız. Kaçak dövüşerek sorguladığınız yaşamınızı, aşklarınızı ya da ekonomik durumunuzu daha duru sorgulayabileceğiniz günün geleceğini bilmek emin olun ki rahatlatırdı sizleri. Sizi yarı gölge bir ortamda çevirip “ceplerini boşalt” diyen bir adama 12 lira, dolar, euro ya da dinar verdiğiniz için üzülmez; sadece “bu ‘neden’ kelimesi neden bu kadar büyük yer tutuyor hayatımda” diye üzülebilirdiniz. Ya da üzülmenin faydasız olduğunu hissedebilirdiniz.

Ayrıca aşka dair en güzel kurların yapıldığı filmdir bu eser. Kaybolduğu için pişman olmanın zavallıca olduğunu düşünen tiplerin yaşadığı aşkta, yapılan kurlar da en az onlar kadar bitik ve başkaları tarafından azımsanır biçimde durur. He bir de gerçek aşka ve yetinirliğe ait fotoğraflar ve cümleler var filmde. Duyun, bakın.

Bu arada John Turturro’nun hayata dair verdiği mini-gösteriye de şahitlik etmek lazımdır. Aksi takdirde boşu boşuna, beni bir uzaylı kaçırsa (ama iyi uzaylılar olsunlar hem de çok hızlı gitmesinler, malum yüksek hızda midem bulanıyor), loto çıksa, biri tarafından keşfedilsem ya da çok zengin gönüllü bir adam bir çanta dolusu dolar verse diye yakınır durursunuz.

Ayrıca bir film içerisinde uhreviliklerle dolu, bir sürü sahne olması, yönetmen olarak ilk uzun metrajına çıkan Michael Di Jiacomo’yu da şimdiden bir efsane yapmaya yetmiştir.
Selamlar olsun hayvanlara, selamlar olsun paralı geçidin bekçisine…

 



Related Posts with Thumbnails

 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010