Spoon - Transference
"Ben Teksas çocuğuyum. Biraz deli dolu" düsturuyla 1993 yılında paf takımından sahnelere giren Spoon, evlattan ayrılmadan sevilen evladiyelik üç albümünün ardından yeni albümüyle yeşil sahalara döndü. İsmiyle müsemma Transference, şu sıralar listeleri Monopoly semtleri gibi işgal etmesi bir yana, grubun alışılagelmiş başarısını biraz daha sert bir üslupla yinelediğinin göstergesi konumunda...
Bir önceki albümleri Ga Ga Ga Ga ile daha çok pop sularında yüzmeyi tercih eden eğlenceli ortamlarının gediklisi Spoon, Transference ile kale gibi sağlam durmaya ve sakin sularını kaotik dalgalara bırakmaya karar veriyor. Bunu da albümün henüz ilk şarkısından itibaren ortaya koyuyor. Daha önceki albümlerine enerjik ve daha ritim dolu şarkılarla giren grup, yeni albümlerinin ilk parçası olan alabildiğine ıssız ve karanlık Before Destruction ile rotasını belli ediyor. Ardından gelen Is Love Forever? ile asırların eskitemediği soruya Ümit Besen misali ekolu mikrofonla cevap aramaya koyulsa da, şarkının bitişiyle soruyu aklından silip atar gibi The Mystery Zone'a geçiyor. The Mystery Zone, bilimkurgu hikâyelerini çağrıştıran sözleri ve cilalı Spoon devrinden kopup gelen müziği ile albümün ilk on dakikasında vaat edileni açıkça ortaya koyuyor. Tam "daha ne bekleyebilirim ki!" diye bağırarak kollarını açan insanın üstüne havadan piyano düşmesi gibi, The Mystery Zone da aniden bitiveriyor ve son notalarını "Japanese John, his slight face fur…" sözleri ile Who Makes Your Money’ye bırakıyor. Az önce sigaranın eskittiği derin gırtlak namelerini esirgemeyen Britt Daniel, bir anda David Bowie misali tınlamaya başlıyor. Zaten Spoon'un karakteristik özelliği ve kırılma noktası bu şarkıda ortaya çıkıyor; adamlar zeki mi, zeki... Janti mi, janti... Ancak bir şarkıda ağzının kenarından sarkan bitmeye yüz tutmuş sigarasıyla deri ceketli adamları hatırlatırken, iki dakika sonra sigarayı sokak aralarında jartiyeriyle dolaşan bir kadına bırakabiliyor. Tıpkı aile fotoğrafları gibi, tüm şarkılar birbirinden farklı ama bir o kadar da birbirine bağlı görünüyor. Jartiyerli kadın sigarasını söndürürken, hikâye sırası Written in Reverse'e geçiyor. Altmışlı yılların olanca etkisini sert piyano notalarıyla ortaya döken şarkı, çelik gibi vokaller de eklenince albümün ve Spoon tarihinin en sert şarkısı olarak akıllara kazınıyor. Yumruk yemişe benzeyen bünyeleri köhne bardan çekip çıkarak için ise devreye "Güneşi Gördüm" olarak adlandırdığım "I Saw The Light" giriyor. Çok kuvvetli bir girişe sahip olmamakla birlikte albümün stoperi görevini gören bu şarkının en büyük özelliği, orta yerinde yılan gibi deri değiştirmesi ve tamamen farklı, üstelik keyifli bir şarkıya dönüşmesinde yatıyor. Trouble Comes Running ile spagetti western sosuna bir kaşık altmışlar tozu katan grup, tatlı niyetine de bir ninniyle karşımıza çıkıyor: Goodnight Laura. Beatles'vari melodisi ile göz kapaklarını huzurla birleştirmeye yüz tutmadan önce iyi geceler öpücüğü gibi alnımıza konan Goodnight Laura'nın ardından mezuniyet gecelerinden kopup gelen eski sevgililer geçidi eşliğinde ışıkları kapatma vaktinin geldiğini hatırlatan Out Go The Lights ile artık yolculuğun sonuna yaklaşılıyor ve nefes alışverişleri Britt Daniel'ın git gide yavaşlayan nefesiyle eşleniyor. Ancak Spoon dinleyicisine uyku haram, çünkü albümün çıkış parçası Got Nuffin, son bir hamleyle iplerimizi eline geçiriyor ve Interpol ile Joy Division arasında gidip gelen muhteşem gitar riff'iyle gölge oyunlarına başlıyor. Öylesine sert, öylesine güçlü bir fade out ile yerini albümün son şarkısı Nobody Gets Me But You'ya bırakırken, puffff ortalık seksenlere dönüyor. Zaman yolculuğu vatkalarla, beni senden başkası anlamazlarla ve klavyeden kopup gelen aksak notalarla biterken, biz dinleyici tayfasına hani konser diye yakınmak ve albümü başa sarmak kalıyor.
Spoon'a kişisel teşekkür notu: Beni writer's block sendromundan kurtardığınız ve yeniden klavye tuşlarına dokunmam için ilham verdiğiniz için el şükran. Bu sene veya en yakında bir sene görüşmek üzere...

|