Up in the Air – Aklı Havada
“Hayatın belli bir noktası var ki, oraya varınca çoğu insan, her zaman düşlediğinden tamamen farklı, umutsuz bir gelecek görmeye başlıyor önünde.”
Bu cümleyi “!f 2010”nun filmlerinin bir tanesinin tanıtım sayfasında görüp üstünde biraz düşününce katılmadan edemedim ne yazık ki. Gerçekten de birçok insan hayatının belli bir döneminde, belli bir noktasında o ana kadar kafasında kurduğu, planladığı, gerçekleştirmek istediği şeyleri aslında hiçbir zaman elde edemeyeceğini idrak ediyor. Varmak istediği yer bambaşka esasen ama kendini bir şekilde düşlediğinden çok alakasız bir noktada buluyor. İşte o andan itibaren giderek daha karamsar, daha umutsuz bir gelecek uzanmaya başlıyor önünde.
Filmin bir yerinde bu durumla çok örtüşen bir konuşma geçiyor. Artık orta yaşa gelmiş Ryan ve yeni tanıştığı Alex ile yanında işe başlayan yeni yetme Natalie arasında geçen muhabbet sırasında Natalie’den şöyle bir soru geliyor:
-Siz bugüne kadar nerede olurum diye düşünmüştünüz?
-O şekilde olmuyor. Gün geliyor ve kendine hedef belirlemeyi, tarih koymayı bırakıyorsun. Ters bir etki yapıyor.
Bir tarafta artık o bahsettiğim noktayı çoktan geçmiş, kendine hedefler koymayı bırakmış Ryan Bingham var. Hayatının önemli bir bölümünü tüm ülkeyi boydan boya gezerek geçirmiş. İşiyse çalışanlarını işten çıkardıklarını söylemeye g.tü yemeyen işverenlerin yapamadıklarını yapmak: işten çıkarılan kişilerle konuşup onlara kovulduklarını söylemek. İyice kaşarlanıp konunun piri olduğu için işten kovulan kişilerin verdiği tepkilere göre şerbet vermesini öğrenmiş. Tüm bu süre boyunca hiçbir şeye, kendi evine bile bağlı olmamış, uçuş öncesi, sırası ve sonrasında yaşadığımız tüm sıkıntıları pratik ve eğlenceli bir hale sokmayı başarmış, kimse için yerleşik bir hayat kurmamış, tüm hayatı uçaklarda verilen yemekler, havaalanlarının barlarında yudumladığı içkiler, kaldığı otellerin konforlu yatakları olmuş Ryan’ın. Tek amacı son derece basit, sıradan bir emel: 10.000 Uçuş Mili biriktirmek.
Öte yanda ise Natalie var. Henüz yolun çok başında. Bu stajyer kız Ryan’ın yaptığı işi hafife alan bir planla çıka geliyor bir gün. İnsanlar internetten görüntülü konuşma yoluyla kovulacak, böylece şirket çalışanları zamanlarının çoğunu yollarda geçirmeyecekler, şirket de bu işten sağlam kâr edecek. İşten çıkarma sürecini fazlasıyla basite indirgeyip karşılıklı oturup insanlara işten çıkarıldıklarını mümkün olan en kibar şekilde anlatmak veya teselli olabilecek önerileri sunabilmek yerine, hayatı çözdüğünü sanan bu yeni yetme tüm insani değerleri aradan çıkararak o insanların yaşadıkları üzüntüyle en ufak bir empati kurmayı reddeden bir çözüm önerisi sunuyor. Durumun vahametini, Ryan’ın yaptığı işin gerekliliğini daha iyi kavrayabilmek için Natalie, Ryan’ın yanına veriliyor.
Henüz yolun başındaki biriyle o yolu yarılamış olan iki insanın hayat tecrübelerini, hayata bakış açılarını, varmak istedikleri ve geldikleri noktaları çok güzel bir kıyaslamayla, birine hak verip ötekini yermeden sunuyor Jason Reitman. Açık konuşmak gerekirse Diablo Cody’nin o bilmiş bilmiş laflarla süslediği ve bir de sanki çok orijinal bir esermiş gibi Oscar aldığı senaryosuna kıl oluyordum. Beğendiğim bir film olmamasına rağmen “Juno”da bile Reitman’ın başarısını görmek mümkündü ancak. Bu filmle ve Cody’nin son yazdığı Jennifer’s Body ile ne büyük bir balon olduğunun anlaşıldığına sevinmiyorum desem yalan olur.
Ryan’ın kayınbiraderi Jim, filmin sonlarına doğru düğünden hemen önce evlenmekten vazgeçip kendisiyle konuşmaya gelen Ryan’a şu cümleleri kuruyor: “Dün gece yatakta öyle uzanıyordum ve gözüme uyku girmedi. Sonra evlilik hakkında düşünmeye başladım. Ev almayı, beraber yaşamayı falan. Sonra çocuk yapmayı, ardından bir çocuk daha yapmayı... Noel'i, Şükran Günü'nü ve Bahar Tatilini düşündüm. Futbol maçlarına gitmeyi ve birden mezun olmalarını... iş bulmalarını, evlenmelerini derken, işte bilirsin birden dede olmuşum. Emekli oluyorum, saçlarım dökülüyor, şişmanlıyorum. Sonra bir bakmışsın, ölmüşüm.” Bunun hemen ardından, tüm geleceğini gözünün önünden geçirmiş ve karamsarlığa sürüklenmiş kayınbirader şöyle bir şey soruyor Ryan’a: “evlenmenin mantığı ne?”. Ryan ise hayatı boyunca kimseye bağlanmamış bir adam olarak kız kardeşiyle evlenmek üzere olan bir adama vermesi gereken son cevabı veriyor: “bir mantığı yok”.
Sonunda bağlandığı nokta “evlilik iyidir, güzeldir” gibi klişe olduğunu düşündüğünüz bir mesaj olabilir ancak Ryan’ın söylediğini biraz daha yukarı bir seviyeye taşırsam zaten şu dünyada herhangi bir şeyin mantığı, amacı olmadığı kanısındayım (bir de “fani dünya işte!” dersem Stv’nin dizilerinden birine geçmişim gibi bir imaj yaratacağım sanırım). Sonuç olarak hepimizin eninde sonunda varacağı noktanın (bknz: kara toprak) aynı olduğunu düşünürseniz tek önemli olan şey, o yolu tek başınıza mı yoksa biriyle birlikte mi yürümek istediğinize karar vermek. Ryan’ın da Jim’e sonrasında söylediği gibi “herkesin bir yardımcı pilota ihtiyacı vardır”. Bu açıdan baktığınız zaman zaten baştan aşağı klişe olan hayatınız için bir filmin daha ne gibi bir mesaj vermesini bekliyorsunuz diye sorası geliyor insanın.
Başroldeki George Clooney, her ne kadar dünyanın en loser karakterini bile canlandırsa “kahretsin her yanımdan karizma damlıyor” bakışları yüzünden sevmediğim bir adam olsa da performansının en içten, en sade, en samimi işlerinden biri olduğu bir gerçek. Yan rollerde Vera Farmiga her zamanki gibi güzel bir iş çıkartırken Anna Kendrick’le ilgili Oscar muhabbetinin abartı kaçtığını düşünmeden edemiyorum. Kendrick’in hakikaten iyi olduğu ortada da bence zaten oynaması gerektiği kadar oynamış; zaten güzel çizilmiş bir karakter Natalie. Kendrick’in ışıldadığı bir gerçek de harikalar yarattığını da söyleyemiyorum açıkçası.
Jason Reitman’ın son işi oldukça karamsar bir yapım ve izledikten sonra filmi beğenmiş bile olsanız kendinizi hiç iyi hissettirmeyecek. Film bittiğinde göğüs kafesimin üstüne biri oturdu ve halen de kalkmış değil. Bu nedenden biraz kişisel bir yazı olduysa depresif ruh halime verin, “he” deyin geçin.

|