The Good Wife

Daha önce New York Eyalet Başsavcısı olan ve 2006 yılında da New York Valiliği’ne seçilen Eliot Spitzer ismini duyanlarınız olmuştur belki. Başsavcılık ve valilik yaptığı sıralardaki üstün başarılarından değil de 2008’de ortaya çıkan, karıştığı bir fuhuş skandalı yüzünden. Federallerin Spitzer’in sürekli olarak hesabından para transfer etmesinden şüphelenmesi nedeniyle bir telekıza (call-girl’ün böyle çevrilmesine bayılıyorum) epey bir para harcamış olduğu ortaya çıkıyor. Daha sonra bu bir şekilde görevin kötüye kullanmasına bağlanınca siyasi yolsuzluktan suç işlemiş sayılıyor Spitzer ve görevinden istifa ediyor. Bu buzdağının görünen kısmı elbette. Biz Spitzer’in ailesiyle neler yaşadığını, onların nasıl bir durumun içine sürüklendiğini, eşinin ve çocuklarının durumunu, olaya bakış açılarını, nasıl hissettiklerini bilmiyoruz. Bu ve benzeri skandallardan esinlenen “The Good Wife” ise işte tam bu konuda bize bir fikir vermeye çalışıyor.

Biz millet olarak politikacıların, kanun adamlarının istifa etmelerine pek alışkın değiliz. Böle bir skandal bizde patlak verse bırakın öz iradeyle istifa etmesini, kanunen herhangi bir yaptırıma maruz bırakılacağı bile muallâk. Ama her yer bizim ülkemiz değil. Spitzer’in öyküsündeki gibi açılıyor “The Good Wife”.  Chicago, Illinois başsavcısı Peter Florrick, eşi Alicia yanında, basına demeç veriyor. Fuhuş yaptığı telekızlara devlet kasasından ve aldığı rüşvetlerden para yedirince foyası meydana çıkan Florrick, karıştığı bu skandal yüzünden ne kadar üzgün olduğunu söyledikten sonra görevinden istifa ediyor. O hapse yollanırken, kocasının devlet görevini kötüye kullanması umurunda bile olmayan, gururu incinmiş Alicia, ailesini ve kendisini getirdiği nokta yüzünden ne kadar kızgın ve üzgün olsa da artık tek başına durmak zorunda. Zaten kocasının yaptıkları yüzünden yeterince yaralandığı yetmiyor gibi bir de basına malzeme olmuş olmaları işleri Alicia için daha da zorlaştırıyor.

Tagline’ı “His Scandal. Her Story.” olan dizinin hikâyesi de bu noktada başlıyor. Kocası hapisteyken 13 yılın ardından Alicia, kendi mesleğine geri dönmeye karar veriyor: Avukatlık. Arkadaşının vasıtasıyla en prestijli avukatlık firmalarından birinde çalışmaya başlayınca “aldatılmış eş” sıfatının yanında, adı skandallarla anılan “eski başsavcının eşi” olma durumunun getirdiği yükü de üzerinde taşımak zorunda kaldığını fark ediyor. Bir yandan bir kadın, bir eş ve bir birey olarak kendisiyle ilgili tüm önyargılara karşı dik durmak zorunda kalırken yıllardır yapmadığı meslekte artık ekmeğin aslanın ağzında değil, midesinde olduğunu fark edip bir yandan da “avukat” sıfatıyla bu piyasada tutunması, genç ve hırslı avukatlar arasında ayakları üzerinde durması gerekiyor.

“Law & Order” tarzı avukatlık dizilerinin hiçbirini izlemedim; bir kıyaslama yapacak konumda olduğumu sanmıyorum bu yüzden ancak diğer dizilerin dram yönlerinin bu kadar sağlam olmadığına dair güçlü bir inancım var. “The Good Wife”, her bölüm bir olayın çözüldüğü binlerce diziden biriymiş gibi gözükebilir; ama dramatik yapısını o kadar güzel örüp bu “her bölüm bir dava” meselesinin altına döşüyor ki, basmakalıp şeylerden çok çabuk sıyrılıyor. Hem altyapısı çok sağlam, hem de Alicia’nın her bölümde yer aldığı davalar, yazarların zekâlarını konuşturup sadece mastürbasyon yapmalarına yarayan çok kaliteli, çok zekice diyaloglardan ibaret değiller. Onların da dramatik yapısı çok iyi işleniyor ve Alicia’nin hikâyesine de bir noktada epey katkı sağlıyorlar. Fakat ne yalan söyleyeyim yazarların böyle mastürbatif bir tavır içine girdiklerinden de epey şüphelenmekteyim, zira bilhassa davalarla ilgili diyaloglar o kadar iyi yazılıyor ki ve bazen o kadar komplike davalar, olaylar çıkıyor ki, ortalama bir seyircinin takip edebileceği seviyenin çok üzerine geçiyorlar. Şahsen İngilizce altyazıyla izlediğim için yer yer ciddi anlamda anlamakta zorlanıyorum diyebilirim.

Geçtiğimiz hafta Altın Küre ve SAG (Screen Actors Guild Awards)’den eli boş dönmeyen Julianna Margulies ismi diziyi izlememişler için kafalarda soru işareti bırakmış olabilir, ancak diziyi izlemiş olanlar bu ödüllerin geleceğini az çok bekliyorlardı zaten. Diziyi izlememiş olanlarda bir şüphe kalmaması açısından Julianna Margulies’in o ödülü haydi haydi hak ettiğini gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Bir yanda “aldatılmış, yaralanmış kadın” öteki yanda “kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan kariyer kadını” imajlarını dengeleyebilmenin bir oyuncu için çok zor olduğunu düşünüyorum. İlkinin üzerine ağırlık verseniz sömürüye kaçma ihtimaliniz, ötekine yüklenseniz de klişe olma ihtimaliniz epey yüksek. Margulies’in ise hiçbir zaman acıma duygusu uyandırmayan, karikatürizasyondan da kaçınan, gerçekten çok ölçülü, kontrollü, dengeli bir performansı var. Fakat burada tüm başarıyı Margulies’e yükleyip kenara çekilmemek lazım. Eşi Peter rolünde seyircinin asla tümüyle nefret edip “şerefsiz” demesine izin vermeyen Chris Noth (Sex and the City’ci hanım kızlarımız Mr. Big olarak tanıyorlarmış kendisini), yan rollerde Matt Czuchry (Cary), Archie Panjabi (Kalinda), Josh Charles (Will) ve pek dizilerde görmeye alışık olmadığımız usta oyuncu Christine Baranski (Diane), çok eli yüzü düzgün işler çıkarıyorlar.

Amerika’da hem eleştirmenlerden hem de seyirciden iyi not alan ve reytingleri çok iyi olan “The Good Wife”ı, genelde orta yaşlı bayanlar izliyormuş gibi geliyor bazen; ama bu olumsuz bir şey olarak algılanmasın. Muhtemelen hikâyeyle ve Alicia’yla daha iyi empati kurabileceklerini düşündüğümden diyorum bunu. Son zamanların en kaliteli dramalarından “The Good Wife”, 22 Ocak’ta Dizimax’te başladı deyip reklama girmiş olacağım; ama napayım izlensin istiyorum. İmkânı olanların kaçırmamasını salık veririm.




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010