The Bad Lieutenant: Port of Call New Orleans

Bir insanın hayatını ne değiştirebilir ya da yaptığı bir hareketin sonucunda hayatı ne kadar değişebilir ki sorusunun cevabını arayan bir film olarak gözüme çarptı Nicolas Cage’ in başrolünde oynadığı “The Bad Lieutenant” filmi. Tabii ki filmi alınca ve izleyinceye kadar böyle bir soruyla ya da düşünce ile muhatap olduğumu söylemeyeceğim. İtiraf etmem gerekirse ilk önce filmi aldığımda ve afişinde “The Only Criminal He Can’t Catch is Himself” yazısını görünce filmin ilk başta çift kişilikli bir kötü polis hikâyesi olduğunu düşünmüştüm. Ama filmi izledikten sonra bu konuda yanıldığımı anladım. En azından çift kişilikli polis hikâyesi konusunda yanılmıştım; ama kötü polis tarafını tutturmuştum. Başlıktan da görüleceği üzere hikâyemiz New Orleans’ da geçmekte.

Ama burada belirtilmesi gereken şey ise hikâyenin Katrina kasırgası sonrasında yıkıma uğrayan New Orleans kentinde geçmekte olduğu. Nicolas Cage, filmde Terence adlı karakterle karşımıza çıkıyor. Terence yaptığı bir iyilik sonucu belini incittikten sonra uyuşturucu bağımlısı bir polis olarak hikâyede belirmeye başlıyor ve tabii ki bunun yanında her kötü polis karakterinin sahip olduğu kumar sorununa da sahip bir kişilik olduğunu görebiliyoruz. Aslında hikâyenin üzerine odaklandığı adam da Terence ve bu kaza sonrası onun hayatı, düşünceleri ve çevresi oluyor. Yani filmi izlerken bir yandan da Terence’ ı izlemiş oluyoruz. Kasırga ve kaza sonrası hayatının nasıl şekillendiği ve bunlara göre hayatının nasıl dibe battığına tanık oluyoruz, bir yandan da içindeki kötülüğün ona neler yaptırabileceğini öğreniyoruz.

Tek bir adam üstüne odaklanan hikâyelerde de o karakteri canlandıran kişinin oyunculuğunun önemli olduğunu bildiğim için, yani hikayeyi sürükleyen adam o tek kişi olduğu için ben bu filmde Nicolas Cage’ in oyunculuğunu da beğendiğimi eklemeden geçemeyeceğim. Kendisi, Terence rolüyle filmi baştan sona sürüklemiş bir kişi olarak karşıma çıktı. Gerçekten de bu filmde şahane bir performans gösterdiğini görüyorum. Filmde dikkatimi çeken bir başka nokta ise filmin hayatı, yani yaşamı belli bir başlangıç ve bitiş noktası olan bir döngü şeklinde ele alması oldu. Filmin başında Terence’ ı yaptığı bir iyilik sonrası polis teşkilatından ödül alırken görüyoruz ki; bence bu nokta hikâyenin, yani yaşamın başlangıcını oluşturuyor.

Ondan sonra ise girdiği bunalımdan ve çıkmazlardan kendisini kurtarmasını ve bunun sonucunda yaptığı veya neden olduğu olayları izliyoruz; bu da bu döngünün belli dönemlerini bize işaret ediyor. Döngünün ya da çemberin sona erdiği noktayı ise her şeyin birbiriyle ilişkili olarak bittiği ve Terence’ın hayatının tekrar düzene girdiği nokta, hatta tekrardan polis teşkilatından başarı ödülü alırken gösterildiği nokta olarak belirtebilirim. Bu yönüyle yönetmen Werner Herzog’un hayatı, kendini her zaman ve sürekli olarak tekrar eden bir çembere benzettiği ve filmi de bu yönde ortaya çıkardığını görebiliyoruz.

Yardımcı rollerde de Val Kilmer ile Eva Mendes’i oldukça başarılı buldum. Val Kilmer, filmde üstünde durulan bir karakter olmamasına rağmen bu tarz bir film için yeterli derecede bir performans göstermiş. Eva Mendes de Terence’ın sevgilisi rolünde iyi bir performansa sahip. Sonuç olarak “The Bad Lieutenant”, Terence’ın hikâyesinin anlatıldığı bir film ve bu tarz bir filmden de çok bir şey beklememek lazım aslında. Klasik kötü polis, mafya, seks, uyuşturucu ve kumar konularının birbirlerine harmanlanarak ortaya konulan bir senaryoya sahip bir film. Ama hepsinden az biraz ortaya serpiştirildiği için de yeterli derecede bu öğelere odaklanamayan karma bir film olmuş. Daha çok psikolojik öğelerle ortaya çıkan bir gerilim ve suç filmi konseptine sahip olan filmi izlemek her ne kadar çok sıkıcı olmasa da bu türü sevenler için biraz zaman kaybı bir film olarak görülebilir.

 




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010