Çok küçüktüm, çok küçük sağ elim mouse’la bir paint’e giderdi, bir de The Sims’e. İnsanların oyunlarına, insan oyununa daha çok, uzun zamandır meraklıyım yani. Annem klasik “Defne hadiiiii, yemek hazır amaa” cümle kalıbını sekiz kez kullanana kadar yeşil prizmamsı şeklin ışığı pas parlak olsun diye mouse’umla kendi metrelerimi bırakır, onların santimetrik dünyasına “anne” olurdum. Santimetreler işe gitmeye başladıklarından beri, ben de onlarla oynamayı bıraktım; evde ağlayan bir bebekle oturmak, çiçek ekmek gibi eylemler sıkıcı geldi. Sonra büyüdüm, okula gittim, forma giydim, çoraplarımı yırttım, jelibondan midem bulandı, sınavlara girdim, matematik anlamadım, kopya çektim, taşındım, şehirde kayboldum, yemek yaptım, rejim yaptım, el oldum, yastık oldum, uyudum. Ben böyle insan oldum, sonra baktım ki yalnız değilim, sonra baktım herkes başka, biraz aynı. Günlerdir el ve ayak parmaklarımın sayısının iki ile çarpımı kadar kısa film izledim, neden Zbigniew Rybczynski (Rib-chin-ski)’nin Tango (1981)’sundan alamadım kendimi, sonra oyunlarımı düşününce buldum.
Rybczynski 1949’da Polonya’da doğup büyümüş, ressam olmuş, sonra sinemadan gözlerini alamamış, öğrendikleriyle yaratıcı film teknikleri geliştirmiş, animasyonlarında kullanmış. 1970’lerden başlayarak kendi kısa filmlerini çekmenin yanı sıra birçok filme de sinematografi asistanlığı yapmış. Dönüm noktası 1983’deki Oscar Ödül Töreni’nde kırmızı halıda yürümesi olmuş. “Tango”, o yıl Oscar’da kısa film dalında en iyi animasyon ödülünü almış ve o kalabalık eve götürmüş. Yönetmenin Amerika rüyası da böylece başlamış zaten ve onu prodüksiyon ve çekim teknikleri alanındaki en güçlü isimlerden biri haline getirmiş. Şimdilerde Los Angeles onun hayallerine ev olmuş, birlikte yeni filmler ekip su veriyorlarmış bahçelerinde, biraz emeklilik hayali gibi duyulsa da, hala oldukça üretken ve çalışkan oldukları söyleniyor.
“Tango”, Oscar’ın yanında beş prestijli ödüle daha sahip, bir beni çarpmamış, herkesin bir oyunu varmış, herkes meraklıymış insana yani. Herkes birbirine hırsız, herkes birbirini çalıp, herkes birbirine başka, kendilerine casus, ona sus pus, buna sadık. Filmdeki ev, bütün bu duyguların -iç hali gibi, birinin iç organları, benim iç organlarım, belki bu yüzden öyle midemden bastım play tuşuna sonra gözlerimi kapatıp sıkı sıkı dur dedim. Ne kadar çok olduğumu, ne kadar çok olduğumuzu, unutup durduğumuzu, kâğıtları kaybettiğimizi, çocukları susturup, yüksekten korktuğumuzu hatırlattı bana, ben yüksekten korkmam; ama birileri var, onlar korkar. Film eğildi ve kulaklarıma dedi ki: ‘Aslında sen katman katmansın, içinde senden çok, birden çok iç var ve duydukların, gördüklerin, üzüldüklerin, görevlerin, canın, unuttukların, bildiklerin, yürüdüklerin, yani Dünya, içini kumbara sanıp, sana birikiyor.’ Tango, en son elindeki kalemi elime uzattı ve yazdı ki: Senin gibi, senden veya değil, birileri daha var. Sonra uyandım.