Sherlock Holmes

Yeni yılda merakla beklenen ve ülkemizde de kısa bir süre önce vizyona giren yeni filminde, İngiliz yönetmen Guy Ritchie, artık alışık olduğumuz üzere yine İngiliz suç hayatını konu ediniyor; ama bu sefer alıştığımız tarzının biraz dışına çıkarak. Ritchie’nin 98 yılında şöhreti yakalamasını sağlayan ilk filmi “Lock, Stock and Two Smoking Barrels, sonrasında Hollywood sinemasıyla işbirliğini başlattığı filmi “Snatch” ve geçen sene “Rock “n” Rolla” ile İngiltere’nin günümüz suç ve çete ortamlarında hızlı ve eğlenceli yolculuklar yapmamızı sağlamış, kendine has üslubuyla pek çoğumuzun beğenisini kazanmıştı. Yönetmen bu sefer kantarın öteki tarafına geçiyor ve İngiltere’nin en bilinen kahramanlarından birinin, Artur Conan Doyle’un 1854 yılında dünya edebiyatına hediye ettiği ilk hayali dedektif “Sherlock Holmes”un gözünden, dönemin Londra’sına ve suç dünyasına bakıyoruz…

Son filminde Guy Ritchie alıştığımız hızlı anlatımını, kaliteli oyunculuklarla güzel harmanlayıp başarılı bir iş çıkarmış diyebilirim. Artık hakkını nasıl öder bilmiyorum; ama Robert Downey Jr. filmin keyifle izlenmesindeki belki de en önemli etken, zaten bu rolüyle “Oscar”ın habercisi “Altın Küre” ödüllerinden “Müzikal / Komedi Dalında En iyi Erkek Oyuncu Ödülü”nü alarak ne kadar başarılı olduğunu kanıtlamış oldu bir yerde.

Robert Downey Jr. çok enteresan bir aktör ve benim de favori aktörlerimin başında gelir. 90’lı yıllarda nispeten ufak ya da yan rollerde kendini gösteren aktör, eminim ki kendisini “Chaplin” rolünde seyreden herkesin gönlünde sağlam bir yer edinmiştir. Onu “Ally McBeal”de görüp de heyecanlanmayan var mıdır? 90’ların sonunda yaşadığı uyuşturucu problemiyle ilintili tüm sorunların üstesinden gelen sanatçı son yıllarda birbirinden güzel filmlerde oldukça etkileyici performanslar sergileyerek başarılı bir aktör olduğunu kanıtladı. “Sherlock Holmes” karakterine getirdiği yorumuyla da bu başarısını perçinlediğini düşünüyorum. Filmi izlerken çoğu sahnede “Chaplin” filminde, hatta biraz daha ileri gideyim, rehabilitasyon sürecinden sonra onu kamera önünde ilk kez gördüğümüz Elton John klibi “I Want Love”da onu izlerken aldığım hazza yakın bir haz aldım. Sherlock Holmes gibi bir karakteri ete kemiğe büründürmekte Guy Ritchie’ye katkısı o kadar büyük olmuş ki, film de o derece güzelleşmiş. Bildiğimiz, daha önce gördüğümüz “Holmes” yorumlarının oldukça dışında, çok daha insan, hatta bazen biraz “Ironman”, yani süper kahraman kıvamında; ama dozunu kaçırmadan müthiş bir dedektif tiplemesi çiziyor film boyunca Downey Jr. Filme ve karaktere yaptığı minik dokunuşlarla, karakterin ve filmin inandırıcılığını arttırıyor. Film “Sherlock Holmes”un bir hayal ürünü değil de, gerçekten o dönemde Londra’da yaşamış acar bir dedektif olduğunu düşünmenize yol açabilir.

Küçüklüğümden hatırlıyorum, “Christopher Plummer” vardı, o hepimizin bildiği üstten bağlamalı “Sherlock Holmes” şapkasıyla “Karındeşen Jack”in izini sürerdi; çok da iyiydi üstelik. Ya da belki aynı şapkayı takmış, alkolik “Holmes” Michael Caine’i hatırlarsınız… 156 yıldır popülerliğini yitirmeyen Holmes, en çok sinemaya aktarılan karakter olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na bile girmiştir. Peter O’Tool, Roger Moore, Charlton Heston, Rupert Everett hatta Orson Welles… Öyle önemli isimler var ki, karaktere can veren; ama  Robert Downey Jr. bu filmle çıtayı bir adım yukarı çıkartmış gibi gözüküyor. 1800’lerin dünyasında “Sherlock Holmes” olayları gözlem yoluyla çözmesi ile ünlüdür. Tümdengelim yöntemini çok iyi kullanmaktadır. Kullandığı ekipman ve kendi icatları orijinal ve zekicedir. Downey’nin hayat verdiği son Sherlock Holmes’da da bu en temel özellik altı çizilerek vurgulanmakta. Piposu, kemanı, kafası dumanlı havası mevcut, zira beklenilenin aksine ekoseli pelerini ve avcı şapkası yok Downey’nin. Yine de kostümündeki detaylar ile sıra dışı olmayı başarıyor. Hafif kaçık, mimikleri belirgin ve yerinde duramayan, biraz da efemine haller ile farklı bir “Sherlock Holmes” olarak karşımıza çıktığı kesin. Bazen biraz “Kaptan Jack Sparrow” kokuyor… Ayrıca orijinal Sherlock Holmes’un aseksüel kimliğinin ilk kez dışına çıkarak, bir kadına olan zaafını da göstermekten çekinmiyor film.

Ve tabii ki Dr. Watson… Holmes’un olduğu yerde akla gelen ikinci şey (birincisi cinayet diye düşündüğümden), yalnız dünyasındaki tek arkadaşı… İnsanın bir filmi kız arkadaşıyla seyretmek istememesine sebep olabilecek bir adam çıkıyor bu rolde de karşımıza, nam-ı diğer Jude Law! Watson rolü için bıraktığı bıyıkları biraz olsun su serpiyor yüreğimize desem yanlış söylememiş olurum herhalde. Yakışıklı ve bir o kadar da başarılı aktör film boyunca rolünün hakkını o kadar iyi vermiş ki, hem “Downey Jr.”ı hem de “Holmes”u asla yolda bırakmıyor. Downey ve Law birlikteliği gerçekten işe yaramış gözüküyor. İkili, Holmes ve Watson arasındaki o eşsiz dostluğu perdeye mükemmel yansıtıyor. Birbirlerine duydukları güçlü bağlılık, aralarındaki dostluk ve tatlı çekişmeler, insana bazen bir gay çift izliyor hissi yaşatsa da bu sadece onların gerçekliliklerini arttırıyor. En nihayetinde Holmes’un işine ve değer verdiği şeylere nasıl bir aşkla bağlı olduğunu, daha önemlisi nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu Downey çok güzel yansıtıyor. Holmes’a getirdiği bencil anti-kahraman yorumuyla, oynadığı karaktere üst seviyede bir gerçeklik katıyor.

Film özünde hikâyeleriyle milyonları etkilemiş, tarihin en bilinen dedektif karakterini anlatırken, 1800 sonu İngiltere’si üzerinden günümüze de pek çok mesaj yolluyor.
Bilim ve mistisizmi, hatta dini inançları çarpıştırırken, korkuyu kendilerine motivasyon olarak kullanan hükümetlere de göndermesini yapıyor. Arada bir Dan Brown’a el sallıyor.
Film boyunca sergilenen Victorian tarzı ve tarihi Londra dokusu ise gerçekten çok başarılı yaratılmış ve inandırıcılığı da çok yüksek. Sanat yönetimi, kostümler ve tüm dönemsel detaylar sıkı bir çalışma ürünü. Filmin kötü karakteri Blackwood, karışık “background”u ve karakteri canlandıran Mark Strong’un karizmatik duruşuyla en az Holmes kadar ilgi çekici. Tüm bu göz kamaştırıcı elementler içinde filmin yan karakterleri biraz sönük kalmış gibi duruyor. Holmes ve Watson’a, hatta Londra’ya gösterilen özen Holmes’un biricik “ex”i Irene Adler karakteri için çok söz konusu değil mesela; ama belki bunun bir amaca hizmet ettiği düşünülebilir, zira filmin finalinde konulan virgül, “Sherlock Holmes” ve “Dr. Watson” ile başladığımız bu eğlenceli serüvenin devam edeceğine işaret ediyor. Belki devam filmi, Holmes ve Adler’in bu filmde sadece esintisini hissettiğimiz geçmişlerine ve ilişkilerine daha yakından bakma fırsatını yaratır.

Filmde daha önceki “Sherlock Holmes”larda pek rastlayamadığımız görsel efektler son derece başarılı ve filmin dokusuyla çok güzel harmanlanmış. Guy Ritchie filmin ritmi üzerinde yaptığı oyunlarla seyrine doyulmaz sahneler yaratmış. Flashbackler, flashforwardlar, yüksek kare (ağır çekim) sahneler detayları yakalamamız için etkileyici bir şekilde kullanılmış.

Guy Ritchie’nin yaptığı işte ne kadar doğru kararlar vermiş olduğu açık. Bütününe baktığınızda film yönetmenin kendisine Hollywood’da sağlam bir yer edindiğini gösterir nitelikte. Ritchie, Downey ve Law eşleşmesinden inanılmaz keyifli ve çekici bir takım çıkmış. Guy Ritchie daha önceki çalışmalarında denediği ve başarılı olduğu Hollywood- İngiltere aşısını bu filmde bir başka güzel tutturmuş ve izlerken sıkılmayacağınız bir film yaratmış.

Bu film, bence senenin en eğlenceli ve izlenesi filmlerinden biri. Eğer güzel bir 2 saat geçirmek, eğlenceli bir film izlemek isterseniz, “Sherlock Holmes” göz ardı edilemeyecek bir seçenek.

 




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010