Özgür Doğan İle İki Dil Bir Bavul Üzerine
Özgür Doğan, 10 Aralık'ta Bilkent Üniversitesi’nde Orhan Eskisoy ile birlikte yönetmenliğini yaptığı “İki Dil Bir Bavul” hakkında bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşi esnasında öğrenciler ve katılımcılar tarafından sorulan soruları yanıtlayan Doğan, genel olarak filmin çekim aşaması, çekilen zorluklar ve içeriği hakkındaki anılarını ve görüşlerini paylaştı.
Öncelikle filmin çekildiği köyde herhangi bir set ortamı yaratmamak adına hiçbir şeyin yeri değiştirilmemiş, hiçbir şey eklenmemiş. Bu durumu Doğan, “Bir köylünün rutin hayatında ne yapacağı bellidir. Hareketin gerçekleşeceği yerde bekliyorsunuz bu yüzden. Bizim bu köyde çaktığımız bir çivi bile yoktur.” diye vurguladı.
Film, genel olarak bir sınıfta geçiyor. Aslında öğrencilerin nasıl bu kadar doğal davranabilecekleri de biraz ilgi çekici bir konu. Özgür Doğan bu konudaki görüşlerini ise şöyle aktardı: “Onlar herhalde bizi okulun bir parçası zannediyorlardı. Çünkü ne zaman okula gelseler biz oradaydık. Sınıfın içinde şöyle bir avantajımız vardı. Sınıfta sürekli filmimizdeki öğretmen Emre’nin gözünün içine bakıyorlardı 'şimdi ne diyecek şimdi ne yapacak' diye… Dolayısıyla orada bizi kimse takmıyordu.” Bu kadar doğal ortamda çekilen bir filme olan müdahaleleri de bizlerle paylaşan Özgür Doğan, sözlerine şöyle devam etti : “Şöyle müdahaleler oldu mesela; öğrenci, annesine telefon açacaksa 'bize haber ver' diyorduk ne zaman arayacaksa çünkü kamerayı hazırlayıp kayda girmemiz lazım. Veya telefon geldi, kim annen mi üç defa daha çalsın bekle biz kamerayı kuralım öyle açsın diye bekliyorduk. Bu tarz bir müdahaleden bahsediyorum.”
Yazdıkları senaryo taslağı ile belgesel çekimi yaptıkları için doğal durum arasında bazı farklılıklar olmuş. Bunlardan biri öğretmen rolündeki Emre’nin genel kişilik olarak kendini iyice içine kapatması olmuş. Konuya müdahale etmemek için olabildiğince Emre’yi doğal duygusal sürecine bırakmışlar. Doğan, bu konudaki görüşlerini şöyle ifade etti: “ Bizim yazdığımız senaryo taslığında şöyle bir öğretmeni öngörüyorduk ki bu da çok yaygın karşılaştığımız bir durumdur; öğretmenin köylülerle çok sıcak bir ilişkisi vardır. Çünkü çok misafirperverdirler. Bize de aynısı yaptılar. Öğretmen orada çok nadir alıveriş yapar. Yemek gelir, yoğurdu gelir, yumurtası, yakacağı gelir. Çok sıcak bir ilişki vardır ama Emre bunu yapmadı. 1 ay sonunda bütün köyle bağlantılarını kopardı ve birinci ayın sonunda dışarıyı annesini bile aramaz olmuştu. Burada biz diyebilirdik ki 'Emre hadi köye git, bu hafta muhtarı ziyarete git', ancak bunu dediğimiz noktada konu manipüle olacaktı.”
Aynı zamanda film ekibinin amacı doğal ortamda konuşmaları yakalamak olduğu için bazı yerlerde küçük zorluklar yaşamışlar. Mesela tüm çekimler boyunca sadece iki defa Emre bir takım yerlere ziyarete gitmiş. Bunlardan biri muhtarın evi, diğeri de filmde gördüğümüz çekim sahnesi. Doğan, muhtarın evindeki çekim sahnesinin iyi olmadığından bahsetti. Ama filme koyulan sahnede ise ev sahibi doğal konuşma akışı içindeyken ve kameralar o sırada kapalıyken Türkçe’yi yabancı dil olarak öğrendiği hikâyesini anlatmaya başlamış. Olayın akışına karışmamak için sadece kamerayı açabilmişler. Açısını bile ayarlayamamışlar. Dolayısıyla Özgür Doğan montaj yaparken en çok zorlandığı sahnenin bu sahne olduğunu belirtti.
Söyleşi boyunca Emre’nin karakteri üzerinden çok konuşuldu. Çünkü Emre’nin kendini içine kapatması büyük bir handikap olmuş set ekibi için. Aynı zamanda bu durum sürekli etrafında bir kamera olduğu için mi olup olmadığı tartışmasının üstüne Doğan, bu konuya şöyle açıklık getirdi: “Emre bizimle de konuşmuyordu. Bir hafta kalıyorduk ama toplanıp konuştuğumuz şey naber, ne yiyeceğiz, ne yapalım yemek, bulaşıkları kim yıkayacak. Bütün muhabbetimiz bu mesela... Tamamen kapatmıştı kendini. Bizimle ilgili bir durum değildi.” Bununla birlikte belli korkuları olmuş tabi. Mesela Şubat ayı gibi Emre’nin çekimleri bırakacağını düşünmüşler. Çünkü hiçbir şekilde iletişim kuramamışlar. Aslında bu durum başka gerçeklerin de konuşulmasına neden oldu. Şöyle ki; Özgür Doğan’ın Emre hakkındaki yorumu şu şekildeydi: “Hiç beklemediği bir şey. Bu zamana kadar kimse ona hiçbir şey söylememiş. Konuşuyoruz şimdi, çocuklar geldiler. Nasıl durumlar diye sordular. Dedi ki ben iki haftada bunlara Türkçe öğretirim 4 ayda da okuma yazmayı öğrenirler. Böyle bir yerden yaklaşıyor. Hiçbir fikri yok. Yani sürekli mesela bize dönüp şeyi soruyordu: ben bunlara nasıl Türkçe öğreteceğim. Öyle yerler geliyor ki bırakıp gideceğim diyor ama bırakıp gidemiyor çünkü çok yoksullar annesi evlerde temizlik yaparak onu okutmuş dolayısıyla onun gelirine ihtiyaçları var. Bu yüzden duruyor Emre çünkü başka türlü öldürsen orada durmaz. Babası işçi, annesi evlerde temizlik yapan bir kadın. O kısımları özellikle koymadık. Çünkü derdimiz bu değildi.”
Tüm bunlar çekim aşamasında yaşanan zorluklar olarak düşünülebilir. Bir de bu film üzerine bambaşka bir tartışma var. Filmin festivallerde kurmaca kategorisinde değerlendirilmesi. Bu konuya Özgür Doğan şöyle yaklaştı: “Temeldeki büyük festivaller bu ayrımı çoktan kaldırmıştı. Yani ‘3 Maymun’ Cannes Festivali’nde ödül alabiliyor. ‘Beşir’le Vals’ gibi bir animasyon aynı zamanda belgesel olacak ve ödül alacak. Yani bu sınırlar artık kalktı. Belgesel denen şey aslında TRT’nin yaptığı olarak anlaşılıyor. Seyirciye hiçbir şey bırakmadan tüm bilgiyi ona aktarırsınız. Bu televizyon programıdır. Sinema değil. Ama biz sinema filmi yaptık. Film mi televizyon programı mı? Filmse ondan sonra film türlerini tartışmamız lazım. Saçmalık, festivallerin böyle bir ayrım yapması. Belgesel-kurmaca ayrımı yapması. Bu kırılmaya başlasa yavaş yavaş iyi olacak.”
Doğan, aynı zamanda bir sonraki filmine Nisan ayında başlayacağının haberini de verdi. O filmin de yine bir belgesel olduğunu belirtti. Konu dönüp dolaşıp filmin şu dönemlerde televizyonları kaplayan “açılımla” ilişkisi olup olmadığı sorulduğunda Özgür Doğan'ın şöyle sözlerine devam etti: “Açılım kaç aydır tartışılıyor. Haziran’dan beri. Yani 5-6 ay oluyor tam başladığı dönem. Bu film 2000 yılı Ağustos. Filmin çekime başlanması 2007 eylül, prömiyer kasım 2008. Öyle denk gelmesi bizim bahtsızlığımız. Bir yandan iyi, bir yandan kötü. Sanki açılıma başladılar biz de 2 ayda hemen 9 aylık film çektik getirdik buyurun size açılım dedik gibi bir şey oluyor. Bu insanlarda bir önyargı oluşturdu. İnsanlar filme gitmediler bu önyargıdan dolayı. Ama öte yandan pozitif bir tarafı da oldu filme gidenler için, çünkü kimse açılımın ne olduğunu bilmiyor yani ne kapsamda olduğunu bilmiyordu ne de sorunu insani bir yerden tartışabiliyorduk. Buradan baktığınızda film çok iyi bir malzeme veriyor. Çok insani, vicdani bir yerden bağırıp çağırmadan tartışma olanağı sunuyor.”
Söyleşi ilerledikçe çekim aşamalarında yaşadıkları zorluklardan bahsedildi. Özgür Doğan, sözlerine şöyle devam etti: “Emre'nin içine kapanması beklenmedik bir şeydi. Buna çözüm üretemedik. Bizim beklediğimiz köy, hala da %80-85 Kürt köyleri için konuşuyorum bunu, telefon çok nadir çekerdi. Benim annem beni aramak için tepeye tırmanır ve beni oradan arar. Bizim yazdığımız sahnelerde öyle şeyler vardı. Emre sürekli annesiyle iletişime geçmek için tepeye tırmanır gibi bir şey yazmıştık. Ne yazık ki bir telefon operatörü oraya bir sene önce baz istasyonu kurmuş. Buna da yapabilecek bir şey yoktu. Biz çok uzun bir kış bekliyorduk. Orada kış çok sert geçiyor, biz onu biliyorduk ama kar yağmadı. Bizi iki defa aradılar. Sabah arıyorlar işte, dolmuş şoförü yol kapandı gelin diyordu. Toparlanıp öğleden sonra gittiğimizde kar erimişti. Gittiğimizde kar bulamadık. Tüm filmde gözüken kar çekimleri 1-1,5 saat içinde çekildi.”
Başlarından geçen planlanmayan işlerin yanında bir de şanslı oldukları konular da vardı set ekibinin. Mesela, filmde çekilen ev halleri. Bu konuyu Doğan şu şekilde anlattı: “Orada çok şanslıydık. Bizim de büyük kaygılarımızdan biri buydu. Tamam her şeyi hallettik de evlerin içine nasıl gireceğiz. Ama daha rahattılar. Hiçbir yere girmekte sorun yaşamadık. Erkeklerin çoğu dışarıda bu köyde, kışın İstanbul'a gidip kâğıt, çöp topluyorlar yazın da Ege’ye, Akdeniz’e, Karadeniz’e gidiyorlar. Çoğunlukla kadınlar köyde. Mesela Zülküf’ün babasını biz hiç görmedik. Ama rahatlardı. Bir de zaman geçirince alışıyorlar. Mesela ilk çekimde şuydu tavırları kadınların, kamerayı kuruyoruz bakıyor kameraya açız, yoksuluz, elektriğimiz yok bize yardım edin. Televizyonda bunu görmüşler dolayısıyla buna alışmışlar. Baktı ki ne televizyonda görüyorlar ne de yardım geliyor ve de sürekli oradayız kapı önündeyiz, evin içindeyiz, çocuklarla oynuyoruz, giriyoruz içeri, yemek yiyoruz. Gerçekten o kadar kanıksamışlardı ki bizi umursamıyorlardı.”
Aynı zamanda da son olarak film çekmeden önce yaşadıklarını anlattı Özgür Doğan. Fon alırken yaşadıkları zorlukların bunun çok büyük bir parçası olduğunu belirten Doğan, “Fonlarla ilgili şöyle bir sıkıntı var: eğer siz bu ülkede destek alamıyorsanız yani kendi paranızı koyamıyorsanız dolayısıyla onlar parayı verdiği için düdüğü öttürmek istiyorlar. Bizim şansımız şuydu: biz çok dik başlıydık. Gerekirse bu parayı size geri veririz ama bu film bizim istediğimiz gibi olacak noktasında çok direttik.” diye ifade etti. İyi ki de diretmişler.
Bilkent Üniversitesi’ndeki söyleşi çok keyifli ve zevkli geçti. Filmden çıkartılan sahneler izletildi ve tüm film süreci tartışıldı. Umarım söyleşiden aktardıklarım filmi belki de başka bir gözle izlememizi sağlar.

|