Back to the Future Trilogy - Geleceğe Dönüş Üçlemesi

Teoride eğer uzayda, ışıktan hızlı hareket edebilirsek ve etrafta bir solucan deliği de mevcutsa, zamanda hareket edebiliriz. Ancak bu devinimimiz anca zamanda ileriye doğru olabilir, geçmişe dönmeyi gerçekleştiremeyiz. Şayet bu koşulları sağlayamıyorsak kısaca 1.21 gigawattlık enerji sağladığımız (ki bu plütonyum da olur, ya da düşeceği yeri ve zamanı bildiğimiz bir yıldırım da), akım kapasitörü olan bir De Lorean da işimizi rahatlıkla görebilir. Hem onda geçmişe gitme opsiyonu da mevcut. (Dönüşlerde biraz sarsıntı yapıyor sadece)

De Lorean Motor Company ya da kısaca DMC, 1975’te kurulan ve sadece bir model çıkarmış, kısa ömrü olmuş bir araba firması. Paslanmaz çelik gövdesi, martı kanat kapıları ve çarpıcı hatları olan De Lorean DMC-12  modeli 1982’ye kadar anca dayanabilmiş, firma iflasa uğradığından sonra üretimi durdurulmuştur.  İşin ironik ve acı tarafı, fabrikanın kapanışından 3 sene sonra dünya çapında popüler ve ikonik bir araç haline geleceğini kimsenin tahmin edememesiydi. Sadece 9000 adet üretilmiş olan bu araçtan günümüze kadar gelen 6500 tane olması halen sahip olabilmek için bir şansımız varmış gibi gösterse de, Türkiye’de yaşamakta ısrarcı olduğunuz sürece gümrük amcalar sağ olsun, çok pahalı bir istekten öteye gidemiyor. (Baba bana midilli al sendromu)

“Back To The Future”, ya da Türkçesi ile “Geleceğe Dönüş” filmi 1985’te sinemalarda bir bomba etkisi yaratmış ve yılın en iyi filmi ilan edilmiştir. 1989 ve 1990’da çıkan devam filmleri de bu başarısını pekiştirmiş, 80’li ve 90’lı yıllara kalıcı bir şekilde damgasını vurmuştur. Filmin ana fikri, yazarı ve prodüktörü olan Bob Gale’in bir gün tavan arasını temizlerken babasının lise yıllığını bulup acaba lisede babamla arkadaş olabilseydim nasıl olurdu diye bir fantezi kurmasıyla çıkmış. Fikrini, yönetmen Robert Zemeckis ile paylaşınca o da aynı fantastik kafalara girerek, lisede hiçbir oğlanla öpüşmediğini iddia edip ancak gerçekte bayağı popüler olan annesini düşünür ve aralarına Steven Spielberg’ü de katarlar ve beyin fırtınası başlar.

80’li yıllarda ekranlarda boy gösteren dar bluejean pantolonlu maço erkeklerin yanında bebek suratlı Michael J. Fox’un bir şansı olmadığını düşünüyorsanız büyük yanlışlardasınız. Kendisi benim ve benim gibi birçok bayanın dizine yatırıp saçını okşamak istediği, hatta çizgi film karakteri Elmyra gibi küvette yıkayıp başına kurdeleler takıp süsleyip sonra sıkmak istediği bir insan. Ufacık tefecik oluşu da bu isteğinizi körüklüyor sanırsam. 1998’de Parkinson olduğunu açıklaması, hatta 2000 yılında oynadığı dizi “Spin City”den ayrılması, televizyonda katıldığı bir programda hastalığı yüzünden sabit duramadığını görmek; onun için pır pır eden bu kalbi yaslara boğsa da elden bir şey gelmiyor.  Filmdeki Marty McFly karakteri de lise çağındaki bir kız için ideal bir erkek arkadaş görüntüsünde. Okula kaykayla gidiyor, grubu var ve gitar çalıyor, sürekli sizi düşünüyor ve inanılmaz sevimli. Gerard Butler ya da Brad Pitt’i boş verin, hem bakın sevgili Brad sadık bir eş bile değil (Angelina kadar güzel olmak bile işe yaramadıysa siz hepten boş verin bence).

Üçlemeyi bu kadar başarılı kılan, zamanının gerçek anlamda ötesinde filmler olduğu gerçeği (zamanda yolculukla alakası yok yani).  Tam bir 80’ler ruhunu yansıtsa da serinin ilkinin 1955’te, ikincisinin 2015’te, üçüncüsünün de 1885’te geçiyor olması; elinizde bir zaman makinesi varsa yapabileceğiniz her şeyi gözünüzün önüne seriyor. Şayet sizde de bir zaman makinesi olsaydı geçmişe gider, biraz orda takılıp çocukluğunuzla hasret giderdikten sonra geleceğe bir uğrar, bakalım ışınlanmayı çözdüler mi öğrendikten sonra daha Discovery Channel’lık olmaya karar verirdiniz. Tabii tüm bunları yaparken zaman çizgisini bozmamak, geçmişi ve akabinde geleceği değiştirmemek gibi sorumluluklarınız da olurdu. İşte bu yüzden benim gibi fesat insanların eline De Lorean vermiyorlar.

Ben de isterdim tabi Emmett Brown gibi arkadaşlarım olsun, 1e1 maketler yapsın; ama boyayacak zamanı olmasın, geleceğe gidip bana yanarlı dönerli Nike’lar getirsin, uçan kaykayım olsun,  1955’teki çiftçilere Darth Vader taklidi yapabileyim, uçan De Lorean’a  binebileyim (çünkü gittiğimiz yerde yola ihtiyacımız olmayacak), vahşi batıya gidip kendimi Clint Eastwood olarak tanıtabileyim, yanarlı dönerli Nike’lardan bahsetmiş miydim? (ah be Nike, sana yazıklar olsun; her sene 23438 model çıkar; ama bir tanesinin bile yanında LED ekran olmasın)

“Back To the Future” belirli yaş grubu insanlar için bir film serisinden daha fazlası. Belki 80’li yılların o garip çekiciliğinden olacak; ama ne zaman o dönemi anlatan ya da o zamanda geçen bir film izlesem ailemin daha önce görmediğim bir ferdiyle tanışmış gibi oluyorum. İş bu yüzdendir ki “Back To The Future” da aslında uzaktan kuzenim; her zaman görüşemesek de bayram tatillerinde, doğum günlerinde, hasta olduğumda battaniyenin altında ısınmaya çalışırken görüşüyoruz kendileriyle. O vakitlerde görüşemediğimiz zamanları yâd edip, ufak bir catch-up’tan sonra eski anılarımızı birbirimize yeniden anlatıyoruz. Filme teşekkürlerimi sunmak adına düğünümde de Earth Angel çalacak, bu kıyağımı da unutmasın.

“Geleceğe Dönüş” üçlemesi, De Lorean’ı ünlü etmesinin yanı sıra, kafamızda oluşabilecek uzay-zaman paradoksuna da benim gibi fizikten gram anlamayan insanlar için bir açıklık getirmiştir. İlk De Lorean’ımı aldıktan sonra -zamanda 30 sene öncesine dönüp babamı kendime aşık etmek gibi bir planım olmasa da (oops, Freudian slip)- akım kapasitörünü de aldım mıydı (e-baylerde 300-400 dolara almak mümkün) zamanda geriye gidip (1977 yılına) Star Wars Cantina’da bir ekstra olmak niyetindeyim.  Tabii daha sonra birkaç sene öncesine gidip i-Pod’u keşfedenin ben olduğuma inandıracağım ve zengin olacağım, o ayrı.

 




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010